YAZARINI ÇAĞIRAN MASA

Yine gelecek mi? Tetikteyim. Gecelerdir uykularım perişan. Mutfak eşiğindeki yerinden oynamış o fayansa kulak kesiliyorum. Her seferinde üstüne basıyor ve her seferinde duyuyorum o şakırtıyı. Sanki geldiğini böyle haber veriyor. Bendeki de kedi uykusu zaten. Zınk diye dikiliyorum ayağa. Eh, koskoca yazarın önüne pijamayla çıkmak yakışık almaz. Üstüme kahve lekeleriyle dolu sabahlığımı geçirip öyle karşılıyorum.


“Şu lügatinizden tek lakırdı anlamış değilim,” diyor elindeki kalın sözlüğe göz gezdirirken. Pat, diye kapatıp şirketin verdiği promosyon kalemlerden birini alıyor eline. “Lakin kalemlerinize diyecek yok!”


Boş bir sayfaya eğilirken sevinçle ışıyor yorgun yüzü. Pofuduk terliklerimi sürüye sürüye ardındaki kanepeye geçiyorum. Hâlâ alışamadım. Ondan nasıl kurtulacağımı da bilmiyorum.


Salonun ortasında durup uzun bir ıslık çalmıştı Tuna. “Amma geniş daire!” demişti. Hakikaten ellilerden kalma, pencereleri büyük, odaları geniş dairelerden biriydi yeni evim. İşe yakın bir yere taşınmayı uzun süredir düşünüyordum. İlanlara bakınırken bulmuştum. Kirası diğerlerinden epey düşük olunca bu fırsatı kaçırmamak için hemen kiralamış, haftasında apar topar taşınmıştım. Nakliyatla uğraşmak istemediğimden birkaç bavulla gelmiştim. Oturacak sandalyem bile yoktu.


“Her şey ateş pahası Melek!” diyordu Tuna, internetten mobilya paketlerine bakarken. Döşemenin üstüne serdiği, minder niyetine oturduğu, en sevdiğim paltomun üstündeyken. Eğilip bir göz attım. Televizyon üniteleri, oturma grupları, kocaman yataklar vardı seçeneklerde. Hepsi birbirinden şık ama sahiden pahalı şeylerdi.


“Spotçulardan al bana sorarsan,” dedi.


“Kullanılmış eşyalar mı?” dedim. “Bilmem nasıl olur?”


Hem dairemi döşemek istiyor hem de ay sonu sıkışır mıyım, diye hesaplıyordum. Sonunda Tuna’nın ısrarlarına dayanamadım. Hafta sonu spotçuları gezmeye sözleştik.


Neler yoktu bu dükkânlarda! Bakır şerbetlik takımlarından, tahta atlara; hasır sandalyelerden kadife koltuk takımlarına kadar istediğimden fazla eşyayla dolup taşıyordu. Tuna bir vitrinin cam raflarına dizilmiş körüklü fotoğraf makinelerine göz gezdirirken ben biraz daha içlere ilerledim. Kumaşı değiştirilmiş, sağlam bir kanepe beğendim. Yanındaki püsküllü lambaderi de aldım.


“Bir de yemek masası tavsiye ederim,” dedi satıcı. Esmer bileğindeki altın saat parladı. Kısık bakışlarındaki hinliği sezer gibi olduysam da kabalık etmek istemedim.


“Tam size göre bir masa!” dedi bize doğru gelen Tuna’yı kastederek.


“Hayır,” dedim. “Ben yalnızım. Yani yalnız yaşıyorum.”


“Olabilir hanımefendi,” diye lafı çevirdi tecrübeli satıcı. “Arkadaşlarınız için düşünebilirsiniz.”


Kemikli parmaklarını cilalı yüzeyinde gezdirdi Tuna. Siyaha yakın kahverengi, dört ayaklı, oval bir masaydı. Üzerine çakma Çin vazolarından birini koymuşlardı. Buna rağmen masanın ağırbaşlılığı bozulmamıştı. Yakından baktım. Üzerinde çiziklerle mürekkep lekeleri vardı. Belki beyaz bir örtü sererdim, çalışma masası da yapabilirdim.


“Ama uzun düşündün,” dedi sırtını bir gardıroba dayamış Tuna. “Bu da benden olsun, ev hediyesi.”


İtiraz etmeme fırsat vermeden alışveriş yapılmıştı. Oradan çıkıp kalabalık bir caddede birer kahve içtik. Yol üstündeki çiçekçiler bir demet papatya alıp eve döndük.


Kurumuş papatyaların yanında kırmızı bir fes duruyor. Ofis tipi tekerlekli sandalyemde Mithat Efendi oturmuş harıl harıl yazıyor, kitaplarımı karıştırıyor, kalemlerimi kullanıyor. Ve inanılır gibi değil ama bütün bunların üstüne “Yok mu bir acı kahve?” diye soruyor.


“Sizin,” diyorum kuşkuyla. “İstirahatte olduğunuzu sanıyordum.”


“Ebedi istirahatten bahsediyorsan genç hanım, bil ki bu masa durdukça ben çalışmadan edemem.”


Hayatımda onun kadar çalışmaya tutkunu görmedim. Çekik gözleri kızarana dek okuyor, parmakları yazmaktan kaskatı kalıyordu. Bir an olsun yılgınlık göstermeden masada saatler geçiriyor, gün ışımaya yakın fesini takıp geldiği meçhule dönüyordu.


Davetsiz misafirimle geceler geçen uykusuz gecelerimin ertesinde yorgun argın işe varıyordum. Zihnim bu olayla öyle meşguldü ki birkaç defa hesapları karıştırınca Tuna yanıma geldi.


“Neyin var? Ne oluyorsun?” diyordu.


O zaman artık daha fazla saklayamadım. Delirmişsem de bir çaresine bakardık.


“Of, Tuna,” dedim. “Evde biri var. Ben çağırmadım.”


“Kimmiş?”


“Mithat Efendi. Hani şu çok yazan yazar.”


“Biliyorum, okumuştum birkaç eserini. Ne olmuş ona?”


“Canım, dinlemiyor musun?” diye çıkıştım. Sinirlerim iyice laçka olmuştu. “Çıkıp çıkıp geliyor geceleri. Sabahlara kadar çalışıyor yemek masasında. Neymiş, o masada çalışırmış evvelden.”


Bir kahkaha patlattı Tuna. “Bundan basit ne var,” dedi. “Masa çağıyorsa yazarını, sat gitsin Melek.”


Ne kadar aptaldım! Onun için masayı satmakta ısrarcıydı spotçu. Yarın ilk iş onu elimden çıkarmak olacaktı. Artık nereye giderse masası orada yazsın Mithat Efendi.






29 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör

Tren Garında