Venedik'te Ölüm

Thomas Mann’ın Platon Okumasının Okuması

“Sarhoşluktu bu…”


Platon’un Sevgi/Aşk (Eros) hakkındaki görüşlerinin roman türünde işlenmiş nazik bir armağanıdır Venedik’te Ölüm. Thomas Mann, bu romanı yazmak için sadece felsefe diyaloglarının yürüyüşlerine katılmakla yetinmeyecektir; sokaklardan Zeus’un oğlu Dionysos’u toplayıp Olympos’a tırmanacaktır. (Antik Yunan’da felsefe yürüyerek yapılan bir uğraştı. Ve bu filozoflara Yunanca “yürüyen” anlamına gelen Peripatetik denirdi. Felsefe okurları Platon’un diyaloglarının hep bir yürüyüşle veya yola çıkışla başladığını hatırlamakta hiç zorluk çekmeyecektir). Oradan Sokrates’e uğrar başkaca. Bir roman okuyucusu için muazzam denecek kadar zengin bir bagaj taşır Venedik’te Ölüm. Okurlara mitolojiye has betimleme gücünün roman türüne ait anlatma biçimi ile buluşmasını ustalıkla sunan örneklerdendir. Ancak Mann, düşüncelerini eserinin birçok satırında hayal gücünün emrine bırakmadan olduğu gibi kurmuş. Ne demek istiyoruz? Venedik’te Ölüm, -Dionysos’un dişlerine kapılmış bir yazarı anlatmasına rağmen- koca bir makaleye muazzam bir imgelem yetisinin müdahalesi gibidir. Dolayım ıskalanmıştır yani. Şahane birkaç sayfa okuduktan hemen sonra felsefenin arka bahçelerinde dolaşırsınız sanki. Bir anda Platon’un diyaloglarını okur hissedersiniz kendinizi. Fakat hiçbir roman kendisi olmaktan başka bir şey olamaz. Bir felsefe metnine dönüşemez o. Bir roman okurunun ruhu irtibata geçtiği bir metinde özdeşlik ilkesinin tanıtlamasıyla işkence ettirilemez. Bir şey göstermeye çalışmaz roman. Anlatır, görebilen görür. Göstermek ussal bir eylemdir çünkü. Edebiyatımızdan bir örnek vermek istiyoruz. Nesillerin sayfalardaki resmi, satırlarını okurken müziğe dönüşüverecek edebiyatımızın en hoş Türkçelerinden Tanpınar’ın Huzur’u böyledir mesela. Konu/içerik çoğu zaman yorumun önüne geçmiştir. Mann’ın romanı da öyle. Romanda dipnotlar var sanırsınız. Platon sizi rahat bırakmaz. Simgelerin, ilham alınan karakterlerin ve düşüncelerin romanda yeri yoktur, demek istemediğimizi nitelikli okurlar anlayacaktır diye düşünüyoruz. Demek istediğimiz: Edebiyat ve sanat gerçekliğin edebi türlere olduğu gibi yüklenmesi değildir. Zaten bu mümkün değildir. Gerçek ancak yaşandığında gerçektir. Yazılan, çizilen, heykeli oyulan bir gerçeklik artık sanatçının kendi hayal gücünün gerçekliğidir. Bu girişten sonra okumamıza başlayabiliriz sanıyoruz.


“Gustav Aschenbach … bir başına uzunca bir gezintiye çıkmıştı.” Böyle başlar Venedik’te Ölüm. Edebiyat sever olarak alıntıladığımız cümlede “bir başına”nın altını usulca çizdik. Aschenbach, bu gezintiye kalabalıklarla çıkamazdı. Tutku ve güzel için kitleler bulamazsınız çünkü. Erdem ise bir itidaldir, ölçülü olmaktır. O yüzden çarmıh sadece bir İsa için yatağından kaldırılırken, müminlerin payına erdemli olmak düşer. Mann, romanın en başından itibaren bir başına olmanın kaçınılmaz sonunu çiziyorum der gibi uyarır okuyucusunu. Tutkuya, İblis muamelesi yapar. Aschenbach’ın dudaklarına zevklerin belki de en lezzetlisini sürüp mutlak bir sona sürükleyecek bir afyon hazırlatır tutkuya. Bu sürükleyiş hiç kuşkusuz bir kıvılcım gibi gelip geçici olacaktır.


Aschenbach’tan dinleyelim: “Yolculuk kısa sürecek.”


“Sağda çocukların yaptığı kat kat bir kum şatosunun çevresine, çeşitli milletlerin ufak bayrakları çepeçevre sokulmuştu.” Çokluk ve birlik, felsefe tarihinin kadim problemlerinden biridir. İlkçağ filozofları evrendeki çokluğun bir ilkesini (arkhe) aramaya koyuldular. Var olanların kendisinden meydana gelen bu ilk ilke Thales’e göre su, Anaksimandros’a göre apeiron (sonsuz ve sınırsız olan), Anaksimenes’e göre ise hava idi mesela. Platon bu çokluğa İdealar teorisiyle karşılık verecekti. Romanın çeşitli milletlerden insanların olduğu bir otelde geçmesi, işte bu yüzden rastlantı değildir.


Tutkulu Aschenbach bu çokluk içinde sadece genç Tadzio’yu seyre dalar. Yani Güzel’i. Bir ilke bulur adeta Aschenbach. Var olanların kendisinden meydana geldiği bir tanrıyı fark eder. Burada tanrı kelimesini kullanarak cümlelerimize retorik katmak niyetinde değiliz. Romanda da ismi sıkça geçen bir tanrıdan söz ediyoruz: Eros. Yunan mitolojisinde kozmosu oluşturan Khaos ve Gaia ile üç ana ögeden biridir Eros. İlk iki ögeye canlılık veren odur.


Romandan okuyalım: “…bu canlı varlığın… gökle denizin derinlerinden gelen narin bir tanrı kadar güzel, sular sızan perçemleriyle dalgalardan çıkışı, sıyrılışını seyretmek, insana mitolojik düşünceler esinliyordu. Dünyanın kuruluş dönemlerine, biçimin kökenine ve tanrıların doğuşuna ait şiirleri andırıyordu bu manzara.” Aschenbach’ın sürekli denize dönüp güneşin altında seyre dalması işte bu yüzdendir. Duyusal dünyanın geçiciliğinin ötesinde bir ebediyet arar adeta.


Romanda güzelliğin tecessümü Tadzio’nun adı aslında Tadeusz’dur. Bir rastlantıdan çok Mann’ın kibar zekâsının bir yakıştırmasıdır bu. Platon’a göre duyusal dünya sürekli bir oluş-bozuluş içinde gelip geçici olduğu için güzel şeyler aslında kendinde ebedi-ezeli güzel değil; güzellik ideasının görünümleridir. Bu dünya küçümsenen bir dünyadır artık. Güzellik ideası tanrısallık taşır ve nihayet ezeli-ebedi olandır. Dolayısıyla duyusal olarak algıladığımız güzellikler, güzellik ideasından pay alan şeylerdir. Tadzio’nun kısaltılmış isimle etiketlenmesinin arkasında böyle bir düşüncenin yattığını düşünüyoruz. Romandan okuyalım: “İşte Tanrı da manevi olanı gözle görünür hale getirmek için, bir gencin şeklini ve rengini kullanıyor… onu seyrederken bizi ıstırap ve ümitlerle tutuşturacak bir görünüş veriyordu.”


Dikkatli okurların gözünden kaçmayacaktır: Aschenbach roman boyunca Tadzio ile hiç konuşmaz. Güzeli görmüştür Aschenbach; ama onu bilmek istemez. Meçhul olan kendisi için yeter bir değerdir. Tutkusunu daha fazla yüceltebilmek için tanımamayı tercih eder. Gizli olanın sihrini tanıma eyleminden gelecek sınırlı öteberiye tercih eder. Aklın sınırları vardır; oysa hayal gücünün böyle bir denetleyicisi olmaz. Güzeli ölümüne seyrediştir bu. Gizliliğin ve Gizli Toplumların Sosyolojisi’nde Alman sosyolog Georg Simmel şunları yazmıştı: “Bir şeyi köküne kadar net bir şekilde görebilmemiz onun çekiciliğinin sınırını da bize gösterir ve fantezimizin gerçeğe katkıda bulunmasına izin vermez.” Romandan dinleyelim: “Çünkü insan insanı hakkında bir yargıda bulunamadığı sürece sever, yüceltir; özlem, eksik tanımanın bir sonucudur.”


“…ruhu tanrı raksına katılmayı özlüyordu.” Venedik’te Ölüm’ün, Dionysos kültürü hakkında az ya da çok bilgi sahibi olmayan okurlarına kapılarını sahici bir içtenlikle açacağından şüphe duyuyoruz. Bu kültürde insanlar dans ederek, şarap içip sarhoş olarak, müzik yaparak tanrısal olana katılmayı arzu ederlerdi. Bir olup erimekti istedikleri. Böyle bir çılgın ritüelin hedefi esrimenin doruklarına ulaşıp tanrısallığa katılma dileğiydi.


“Görüyorsun ya, biz şairler ne bilge olabiliriz ne de onurlu!” Bu, hiç kuşkusuz romanın en sevdiğimiz cümlelerinden biri. Mann bu romanı için en çok bu cümle sebebiyle saygıyı hak ediyor diyebiliriz. Sokrates; savunmasında, kendisinden daha bilge olup olmadıklarını sorgulamak için devlet adamlarına, ozanlara, el sanatkârlarına gittiğini söyler. Ama hiçbirinin yaptıkları şeyi neden öylece yaptığını -felsefe yapmak nedir deseler kanaatimizce şeylerin neden öylece olduğunu sorgulamaktır deriz- bilmediklerini gördüğünü anlatır kendisini idam edeceklere. Platon’a göre şairler ve ozanlar bilge sayılamazlardı. Onlar tıpkı bir peygamber veya kâhin gibi Tanrı’nın kendilerine nüfuz ettiği kişilerdi. İlham tanrısal bir şeye delalet ediyordu. Şair kendi sözlerini söyleyen değil Tanrı’nın sözlerini aktaran bir elçiydi. Vecde kapılmış bir deliydi yani. Hatırlayınız, tasavvufta da veli ile deli aynı kişidir. Deliler o yüzden olmadık yerde hakikati söyleyebilirlerdi. Platon’a göre ise bilge tanrının sözlerini dağıtan kişi değildi. Böylece filozoflar (akıl) ile şairler ve ozanların (imgelem) arasına bir çizgi çizilmişti. Sokrates ozanların, şairlerin, devlet adamlarının bilge olamayacaklarını savunmasında şöyle ifade eder: “Böylece yine kısa bir sürede, şiirlerini bilgelikle değil, ancak doğalarından kaynaklanan bir şeyle ve bir peygamber ya da kâhin gibi vecde gelerek yarattıklarını kavramış oldum.”


Venedik’te Ölüm, bahsettiğimiz zaaflarına karşın çok hoş bir üslup örneği olarak roman okuyucusunun ilgisini hak eden bir metin. Yukarıdaki yorumlarımız romanı en ince ayrıntısına kadar inceleme iddiasından çok dikkate değer bulduğumuz noktaları nitelikli okurlarla paylaşma arzusundan başka bir şey değil. Venedik’te Ölüm’ü ve Thomas Mann’ı dikkatlerine çekebildiğimiz edebiyat severlere iyi okumalar dileriz.


34 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör

Şey