TARLA

Minibüs tozlu yollarda ilerlemeye devam ediyordu. Kasabadan ayrılalı çok olmuştu. Köy yolları yaklaştıkça daha çok sarsılarak omuzları birbirine vurmaya başlamıştı iki kardeşin. İçi tanıdıklarıyla dolu minibüste aralarındaki husumet anlaşılmasın diye dillendirilmese de olacak ezber muhabbetler dönmeye başladı. Kuşburnular olmuştur şimdi, dedi Ahmet

Başıyla onayladı Halil

- Pekmez zamanı da geldi zati.

Sonra rüzgârdan dert yanıp minibüsün içine dolan topraktan şikâyet ettiler. Yapılmayan köy yolları üzerinden belediye başkanıyla ilgili atıp tutacaklardı ki ikisi de sustu. Bizi burada indir Kasım abi, diye şoföre seslendi Ahmet.

Babadan kalma dört dönümlük tarlanın sınırından geçiyorlardı. Köyün hemen girişindeki tarlanın önünde indiler Halil’le. İkisi de yolculuk esnasındaki yüz ifadelerini minibüste bırakmış olacaklar ki görenin korkacağı bir gerilimle birbirlerine baktılar. Halil başladı önce:

- Lan oğlum, babadan kalan arsanın, tarlanın satıldığı nerde görülmüş. Onca yolu geldik. Ha söyle simdi. İçin alıyor mu? Anamız, babamız yıllarca burada ekin ekmiş, burden yemiş, içmiş. Napacan satacan da?

Ahmet, söylenenlerden hiç etkilenmemişti belli ki… Eğilip yerden bir çubuk aldı, önündeki toprağı eşelemeye başladı.

- Daha ne kadar duracak böyle abi? Zaten ektiğimiz, diktiğimiz de yok. Bari bir işe yarasın.

Sustu. Kafasını eşelediği topraktan kaldırıp abisine baktı.

- Çok borcum var. Ödeyemezsem Leyla çocukları da alıp gidecekmiş.

Uzun bir sessizlik oldu. Halil elinde tuttuğu vekaletnameyi ceketinin iç cebinden çıkardığı kalemle imzalayıp uzattı. Bu vebalin altında kalamazdı. Köye hiç inmeden kasabaya doğru ilerledi. Hemen, kararını değiştirmeden buradan gitmeliydi.




51 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör

GERİYE KALAN

DERİ