Türk Kahvesi

1. Bölüm


Koridorda istemsiz volta atıyor, düşüncelerim ve endişelerimden sıyrılıp kurtulmaya çalışıyordum. Hayli sıcaktı, ceketimi çıkarmaya yeltendim. Bana bakan aşağılayıcı gözler beni tutsak etmişti üzerimdeki bu gülünç ceketi çıkartırken. Kısa kollu ve gri -ilk aldığımda beyazdı- tişörtüm hürriyetini kazanmış bir mağrurlukla üzerimde durmaktaydı artık.

Ardı sıra gelen adımlarım ve geçen insanlar, bir döngüdeydi sürekli hayat. Rengârenk ve kusursuz bir tabloydu sanki. Bense bu tabloyu duvarda tutan çiviydim herhâlde. Kimsenin dikkat etmediği bir çivi. Ama tablonun orada durma sebebi...


Böyleydi işte. Yaşamak ya da yaşamamak, görmek ya da görmemek benim elimdeydi. Bir kere gelmiştim dünyaya, Tanrı tabloyu dik tutamayıp da duvara o çiviyi çakınca.

Bu derin düşünceler düşündükçe derinleşirken, bendim tüm düşünceleri derinleştiren. Derinleşecek ebediyen.


Vakit dolmuştu, az önce beni aynı yerde götürüp getiren ayaklarım şimdi beni ön göremediğim bir belirsizliğe götürüyordu.


Hiç nereye gittiğini düşündün mü?


Şimdi bile düşünmüyorum, bir bakıma sadece düşlüyorum aslında. Çünkü gördüklerim, yaşadıklarım, hissettiklerim... Hepsi gelip geçici bir hülyadan ibaretmiş ve öyle kalacak.


Bense sadece "ilerleme" ideali ile rüzgârda savrulan bir tekneymişim meğer.


Sultan Mehmet ben olsam Konstantinopolis'in o güzel manzarasının arkasında beni her an yakmaya hazır grejuva ateşinin beklediği gerçeğini göz ardı ederdim. Tek arzum orada açmak olurdu gözümü. Bunun uğruna düşünmezdim hiç, plan yapmazdım. Fatih olamazdım ben, denizin ortasında cayır cayır yanmakta olan bir sevde olurdum olsam olsam.


Ayaklarım beni götürür, bense onu yönetmek yerine kendime yepyeni bir evren yaratmışımdır zaten. Bir hayal, rüya evreni...


Bu gidiş nereye?


“Fê êyne tezhebûn?”


Önemli olan varış noktam ya da varış noktasına uzaklığım olmadı hiçbir zaman, olmayacak da. Sadece gitmekti tek derdim, yolda olmaktı. Karşıma çıkan kayaların üstünden bir bir atlamak değil de her birinin altındaki yılanla tanışmaktı, yüzleşmekti. Ayaklarım beni götürdü, bir belirsizliğe doğru. Ben de korkusuzca takip ettim gölgemi.


Korkmalı mıydım?


(...)


2. Bölüm


Sürekli aklımda her saniyesi dönüp dursa ve her gün sanki hâlâ o saatte takılı kalmışım gibi yaşasam da yazması kolay olmayacak anlaşılan.


Yaşadığım anları genelde ikiye ayırırım. Biri rüzgâr gibidir, biri deprem. İkisi de yaşanır, belki kısa belki uzun sürse de sonuç olarak biter. Yaşadığımız anlar da aslında böyle değil midir? Hatta günlük hayatta kullandığımız "anlık davranış" ya da "anlık söz" gibi kavramlar da buradan gelmiyor mu asıl, anlık bir sözle vezir ya da rezil olmaz mıyız?


Rüzgâr nasıldır? Biraz hayal etmeye çalıştığımda kısa bir üşüme hissediyorum. Böyle olmaz mı zaten, rüzgâr eser, geçer. Kısa süren bir üşüme hissi, hızlı bir rüzgârsa sarsıntı hissederiz. Rüzgâr geçip gittikten sonra hâlâ sarsılmaya ya da üşümeye devam ettiğimi hatırlamıyorum. İşte böyledir bu tür anlar: Geçer, gider ve üzerimde bir tesir bırakmaz.


Peki ya deprem nasıldır? Sadece bir sarsıntıdan ibaret değil elbet, sonrasını düşünmek zorunda kaldığınız bir durumdur. Tesiri belki aylar, belki yıllarca sürer. Sizse bu durumu değil, kendinizi değiştirmek; bu durumdan değil, kendinizden vazgeçmek zorunda kalırsınız bazen. Bunun gibidir böyle anlar işte. Belki bir travma yaratır ruhunuzda, belki de her hatırladığınızda yanağınızda ufak bir tebessüm oluşturur. Üzerinden aylar geçse de "dün" yaşanmış gibidir adeta.


Bu düşünceler arasında bir astral seyahat geçirdikten sonra vardığımı fark ettim. Vardığım nokta neresiydi bilemiyorum ama varmıştım.


Dört köşeli miydi yolum, vardığım nokta başladığım nokta mıydı?


Bu tür sorulara cevap bulmakla mı uğraşsaydım, vardığım gerçeğine sevinmekle mi?


Ya vardığım nokta uçurumun kenarıysa ve ben bunu fark etmiyorsam; o zaman ne olacaktı? Yine de bu benim vardığım gerçeğini değiştirmeyecekti. Bir salise sonrası ölecek olsam bile "varmış" olarak ölecektim. Öldükten sonra "varmış" olmanın anlamı neydi? Belki "varmış" bir insanın mezar taşına bakınca göğsü kabarırdı hısımların, lâkin bunun bana faydası ne olurdu? Toprakla kaplı bir iskeleti terk eden ruhumun övünç kaynağı bu mu olacaktı?


Paradokslarımın hepsi gece vakti kalbime hücum ederken, soğuk bir mezar bana kurtuluş vaat etti.


(...)


3. Bölüm


Bir sokaktan geçerken, vitrinleri izlerken, belki de eve alacağım hamsinin pazarlığına tutuşmuşken; bu hayatta bir idealim olmadığı gerçeğinden biraz uzaklaşmış olsam da sol yanıma her baktığımda beni izlediğini hissediyorum. Her yaptığımı dikkatle izliyor, çoğu zaman bana acıyarak bakıyorsun. Acınası bir varlık olan üzerimdeki et parçası mıydı, yoksa ruhum mu? Hangisinden kurtulmalıydım? Bunun cevabını hâlâ kendime veremem.


Vardığım nokta hakkında kendime yalanlar üretmeyi bıraktım artık, çünkü bir şeyler beliriyordu gözlerimin önünde. Bu sefer bir rüyada değildim, illüzyon da değildi. Gerçekten görüyordum.


Karşımda biri vardı. Bir hayalet ya da siluet değil, öylece karşımda dikilmişti. Kaşları çatık, dudakları çatlak, gözleri bir hayli derindi. Saçları önüme dökülüveren upuzun bir yoldu. Henüz varmamış mıydım yoksa?


İncecik elleri yumruk şeklinde masaya delici bir kuvvet uyguluyorken ve ben bu gerginliği hissediyorken; her an tekrar yola çıkmaya hazırdım. Her an beni terk edebilirdi, hissediyordum. Güzeldi, hayallerimden daha da güzeldi. Ne kadar sık kullanmasam da "bir melek kadar güzeldi" tabiri onun için biçilmez kaftandı sanırım.


İtikadımca Azrail de bir melek değil miydi?


Gözlerimi ondan ayırmıyordum, daha doğrusu gözlerim ondan ayrılamıyordu. O hemen kalkacak, gidecek ve bir daha gelmeyecekti. Derin gözleri her saniyede daha da derinleşiyor, adeta bir şeyi bekliyordu.


Aşk için: "Birini seversin, kavuşamazsın; aşk olur," demiş Aşık Veysel.


Aşkın olması, yaşanması için illâ da özlem gerekiyordu. Günlerce, aylarca düş kurmak; peşinden koşmak gerekiyordu. Ve yine aynı zaman diliminde o özlenen kokuyu içine çekememek, sımsıkı sarılamamak gerekiyordu. Böylesi ifadelere baktığımda bunlar canlanırdı gözümün önünde.


"Gözden uzak olan gönülden de uzak olur" özdeyişini hangi kefeye koyacaktık öyleyse?


4. Bölüm


Tanrı şu an kulaklığımda çalan bir şarkıdaydı, belki bir romanın kirli yapraklarının arasında kaybolmuştu; belki de onun gözlerinin içindeydi.


Tanrı önümdeki Türk kahvesinin yükselen her bir baloncuğuydu sanki, her yerdeydi. Bu evren Tanrı’nın aynasıydı. Onun eseriydi çünkü, eser sanatçıyı yansıtmaz mıydı?


Dalları göğe uzanan ağaçlar, dünyaya çuvaldızla çakılmış dağlar, üzerinden yürüyüp geçtiğimiz hayat dolu toprak... Hepsi Tanrı’nın eseri değil miydi, tek yaratıcıları Tanrı değil miydi?


Peki ya biz, biz bir eser miyiz? Her an değişebilen, gelişebilen ve özgür bir varlık mıdır "eser" kavramı? Biz eser olamazdık, olmamalıydık. Biz bir ağaç ya da toprak gibi değiliz çünkü. Değiştirebiliriz ve değişebiliriz.


Beyaz bir duvar nasıl olur da birden döner siyaha?


Tertemiz bir biçimde dünyaya gelen insan nasıl olur da günahkâr bir şekilde ayrılırdı bu dünyadan eğer "eser" olsaydı? Dünyada insan yokken kötülük var mıydı? İnsan yokken zulüm, insan yokken kibir ve insan yokken sömürü var mıydı?


Çıkmazlardan dönünce yollar çıkarken, benim çıkmazım başlı başına bir yoldu. Ne kadar yürüsem de yine sonum hüzne çıkardı bu yolda. Çare var mıdır yüce Allah'a tevekkülden başka?


Yavaşça ayağa kalktı. Öylesine yavaştı ki o sırada masanın üzerine konmuş sineğin ellerini defalarca kez ovuşturmasına şahit oldum. Dikkat ettiğim onun gittiği gerçeği değil, sineğin elini ovuşturarak beni izlemesiydi. O zaman diliminde yaşamak istemiyordum sadece, sonuçta görmek ya da görmemek benim elimdeydi.


Ben görmemiş olsam da hakikat odur ki artık karşımdaki oturak bomboş kalmıştı. Kahve içtiğim küçük bardak da boşalmıştı bir anda, ben Türk kahvesi sevmezdim ki...






66 görüntüleme1 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör

İz