Sonbahar Şarkıları

Sonbaharsan yeşile bulaşma.


Ben sonbahardan başka bir şey değilim.


Didem Madak, şiirlerini “Grapon Kâğıtları”na sardığı günlerde, bende göğsümden dilime doğru yükselen bir “mersiye ağrısı” bırakmıştı. Pessoa'nın "Huzursuzluğun Kitabı"nda da bir benzerini, belki daha hafif sancılısını yaşamıştım. Sonrası uçsuz bucaksız sonbahar bahçesi... Zaman zaman sözcüklerini yutkunamadım. Korkusuzluğun burcuna şiir bayrağı diken bir şairin, “Ölüm çok iri bir sözcük değil bayım” deyişi dönüp yaşamak istemediği geçmişinin yankısı. Avucuma bir çiçek çizerek acımı hafifleteyim desem de turuncu bir makasla kırpılmaktan kurtulamadım. Kırk bir kere maşallah demeye ne benim gücüm vardı ne de Didem Madak'ın vakti. Ben belleğimi körelttim ancak onun şiir bahçesine serptiği sözcükler şiirseverlerin belleğinde yeşerdi. Keşke rengi sarı olmasaydı. Korkardı sarıdan, yüreğindeki sar(g)ıdan. Her ne kadar “Mutlu bir sonbahar ağacıyım ben” dese de hangi rengi anımsasa dili dönmez o renge: “Hayatıma hayat diyemem artık./ Sarı yazgım her sonbahar onu/ biraz daha fazla, ömür yaptı./ Maviye de, yeşile de dili dönmez ömrümün artık.”


Bir kaygısız kapımıza sonbahar yığıp gitmiş.


Bir gün nefret ettiğiniz renkler sizi sizden alıp götürür. İnsan renklere dört mevsim kapısını çaldığında tepki verir. Sarı sizin için hüznün kalesiyken başkasına umut kapısıdır. Sol beyin lobunu kışkırtan sarı Van Gogh'un çılgınlığına merhemdir. Van Gogh sarının Tanrı’yı büyüleyebileceğini öne sürer ki kanarım. Sıkıntının, bunalımın rengini düşünün… Melankolik sarıdır, ağlak sonbahardır, inlemekte olan sazlardır. Cansever, bir kadının gönlüne mevsimlerinin rengiyle yağar: “Sanki nedir bir sonbahar yağmurunun anlamı,/ Bir kadın bir pencerede yalnızken.” İlhan Berk, sevdiği kadının yüzüne hamak kurmuş pür dikkat seyirdedir: “Sevgilim, işte eylül/ Ve işte senin usul usul seğiren yüzün.” Keşke Cemal Süreya da sevdiğinin boynunda, kollarında oyalansaydı. Ne var ki o, yalnızlıktan sağa sola savrulup duruyordu: “Dedim ya… Eylül’dü./ Savruluşu bundandı kimsesizliğimizin.” Haşim'in, “Akşam, yine akşam, yine akşam,/ Bir sırma kemerdir suya baksam;/ Akşam, yine akşam, yine akşam,/ Göllerde bu dem bir kamış olsam!” dizelerindeki “sırma” nasıl da hüzün yüklü bir sarıdır.


Bir uzun sonbahara girdik, beterin beteri…


Cahit Zarifoğlu, kendi şiir evreninde el sürülmemiş bistro taşıyıcılarından biri. Onun, “ah şu yalnızlık/ kemik gibi/ ne yana dönsen batar” dizeleriyle ne zaman karşılaşsam, o kemiğin battığını hissederim. Belki her dizesinde bir sehl-i mümteni (az sözle çok şey anlatma), bir sihr-i helâl (güzel söz) yoktur; ne var ki olanlar yaranın kapanmasını geciktirir, beni ikindilere sürükler. Bir uzun sonbahardır ömrün bu ikindileri, aynalardan ürken yaralı yüzü.


Kutsal kitapların kıyısında dua etmenin bütün azapları dindireceği inancı ağır basar ruhumda.


Her bahar devreder bayrağı sonbahara.


Konuşacak çok şey olur, ertelersin, ertelersin, bendini yıkarsın.


İncir kuşlarından söz etmedik, gagaları incirleri deldikçe sorunların da içimizi deldiğini anlatabilirdik. Kelebekler her zamankinden erken gittiler. Dertler öyle değildir. Biriktikçe kanatacak damar ararlar. Bulutların rengini beğendin mi? Üst üste yığılıyorsa kurak yanlarımızı sulayacaktır. Sahi biz susadık mı birbirimize? Gül budama mevsimine girdik. Yazın rehaveti iyice çöktü, gitmek bilmiyor. İnsan neden doymayı bilmez birbirine?


İncir kuşları gitti Şifa Hanım!

Kelebekler döndü Şifa Hanım!

Bulutlar küme küme değil Şifa Hanım!

Gül kokuyorsun Şifa Hanım!

Yaz kokuyor, bahar tütüyorsun Şifa Hanım!


Sana son kez Attilâ İlhan dilinden sesleneyim: “ya saçların fena halde sonbahar”


Herkes solmuş bir eylül!


Ağustos geçip gitmiş, benimki gönül dolusu eylül grisi… Burada her şey haddinden fazla. Deniz daha mavi, ihtiyacım yok. Elma bahçeleri vadi boyunca uzanıyor, uzanıp bir tekini koparamıyorum. İhtiyacım yok. Herkes şen şakrak, aramıza katıl diyorlar. İhtiyacım yok. Sular oluklara sığmıyor, susamıyorum. İhtiyacım yok. Benim işime yarayacak bir başka durum yok mu? Orman sonbaharı karşılayacak, görmelisin diyen diyene... Gördüğüm çok oldu, ne değişecek? Bir el tutuyordum, tutsam ne değişecek? Dokunduğumun, öptüğümün, kokladığımın varlığından kuşku duyuyorsam... Sokrates'in hali bana geçti: Bilmediğimi bilmek. Bildiğim azaldıkça azap çekiyorum. Her taraf hekim, ama hiçbiri kendisini benim yerime koyamıyor. Herkes solmuş bir eylül.



79 görüntüleme2 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör