Son Vurgun

Kuru dalların arasından esen sarı rüzgâr, gönüllerdeki hüznü alıp götürüyordu. Ne zamandır böylesine huzurlu bir mevsim geçmemişti. Bu soluk renkli güzel yürüyüşün sonu, pek de iyi bir yere çıkmıyordu. Zira kanla bezenmiş ıslak yaprakların üzerinde yatan adam, hiç hareket etmiyordu. Polis sirenlerinin kulaklara çalınmasından tam yarım saat önceydi. Pencerenin ardındaki gülümseyen yüz olan biteni takip ediyordu. Tam da hedeflediği gibi ortalık yere attığı cesedi, birileri görmüştü. Sırtından koparılmış etlerin parçaları yer yer morarmıştı. Vahşi bir hayvan parçalamışçasına kötü bir görüntüsü vardı. Takvimler 23 Eylül’ü gösteriyordu.


Kadın bir yandan ağlıyor bir yandan da neler gördüğünü anlatıyordu. Olay yeri inceleme ekipleri, boğazı boydan boya kesilmiş adamın üzerindeki derin koku nedeniyle rahatsız oluyorlardı. Alışageldikleri bir esans olduğu kesindi. Biri ellerini havaya kaldırdı, “Kekik bu, kekik!” dedi. Herkes gözlerini ona çevirdi. Bu, buldukları dördüncü cesetti. Öncekiler gibi aynı yerden, aynı miktarda et alınmıştı. Fakat bu defa daha fazla delil vardı. Sanki katil de bu kovalamacadan sıkılmış gibiydi. Zira; üç senedir titizlikle işlediği cinayetleri ortaya çıkarabilen biri yoktu. Ta ki, yeni gelen başkomisere kadar.


Etrafına dikkat kesilen Zafer, uzakta duran barakaya gidilmesi emrini verdi. Barakadaki, kendisine yaklaşan adamları heyecanla seyrediyordu. Bu durumdan istemsiz bir haz alıyordu. Yakalanma korkusunu kalbinin en hassas ucunda hissediyordu. Göğsüne vuran et parçası onu titretiyordu. Bu heyecanı bir cinsel organını keserken bir de ilk cinayetini işlerken yaşamıştı. Kendisine de eziyet etmekten geri durmayacak kadar, sadistti. Vücuduna sapladığı iğnelerin sancısından uyuyamadığı geceleri keyifle hatırlıyordu. Kapıdan giren polisler pencerenin önünde ellerini havaya kaldırmış adamın bileklerini çelik halkalarla bağlamışlardı. Çok geçmeden beklenen adamı kolundan tutmuş getiriliyordu.


Cenaze Adli Tıp Kurumu’na götürülürken diğer yanda sorgulama devam ediyordu. Katil oturduğu yerde rahat görünüyordu, bir ara döndü, şöyle bir gülümseyerek suyundan yudumladı, “Sen hiç kekikli insan eti yedin mi? O cızır cızır sese eşlik eden ezilmiş bilye kekikler. O kadar lezzetlidir ki sana anlatamam!” dedi, Zafer’in gözlerinin içine bakarak. Zafer hayretler içinde adamı dinliyordu. Bütün polis ekibi, kalın camın ardında mikrofondan gelen sesin anlattıklarını hayretle karşılıyordu. Sözlerine devam etti, “Her gün rüyamda görüyorum. Kendimi. Artık buna katlanamıyorum. Yediğim insanların boynundan yukarısında hep benim başım var. Gülümsüyor bana. Dişlerinde kan var. Sonra ne oluyor biliyor musun?” Zafer ilgiyle dinlediği adama dikkat kesildi, “Ne?” dedi. Adam, iyice kulağının dibine yaklaştı. Dudakları baş komiserin yanağında geziyordu. Sonra bir hamleyle ısırmaya başladı. Saçlarından tuttuğu adamı bırakmıyordu. Neyse ki diğerleri yetişti, Zafer’i onun elinden aldılar. “Muhteşemdi, ha ha!” diyordu. Karşılarında gerçekten aklını kaçırdığına emin oldukları biri vardı. Söyleyecek sözleri de bitmişti. Yapılacak tek şey, onu, akli dengesi yerinde olmayanların gönderildiği hastaneye kapatmaktı.


Mevsimi başlatan ilk gün, yine kanla son bulmuştu. Mistel şarabının yanına eşlik eden çiğ etlerin kokusunu yeniden hissetmişti sanki. Ağzında kalan son güzel tatla özgür hayata veda ediyordu. Artık demir parmaklıkların ardında, gizlice kollarını ısırarak o kan tadını alabilecekti. Ta ki…


Yine bir 23 Eylül’de kendi kanını emerken bulmuşlardı hücresinde. Bileğini baştan başa dişleriyle koparmıştı. Hastanede son nefesini verirken “Çok lezzetli,” diyordu sadece. Topukları, cinayetin yaz sıcağına maruz kalmış, kızgın tellere takılmış, elini güçlükle karşıya atabilmişti…



339 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör

Tren Garında