Sihirbaz

“Bozacı, boza kaymak.”


Ayak sesleri çoğaldı. Buharı tüten ekmeklerin başı koparıldı, birbirine doymayan âşıklar adımlarını ağırdan aldılar. Evlerin ışıkları göz göz yandı, perdeler çekildi.


“Bizim sokakta bazı şeyler hiç değişmez. Girişte görmüşsündür, o iki köpek erkenden bahçe kapısının önüne gelir, biri paspasın üzerine kıvrılır, diğeri ona yaslanır. Bakkalımız aynı saatte kaldırır kepenkleri, meyve kasalarını oflaya puflaya taşır dışarı. Ziya Hoca koltuğunun altında gazetesiyle ‘Günaydın hanımefendi,’ der. Apartmana lahana, kızartma kokularının yayılması, bozacının geçişi bir düzene tabidir, şaşmaz.”

Kahvelerimizi yudumladık. Fincanı ağzına götürürken damarlı elinin kuş parmağı kanatlanıyordu. Fersah fersah gülümsedi.


“Sokağımızdan geçerken eğer başını kaldırırsan saçı gün be gün ağaran sepya bir kadın portresi de görürsün, hikâye koleksiyoncusu bu mahallenin. Günler yeni bir hatıra bırakmadan geçince hikâye peşine düşüyor insan. Diyeceksin böyle yeknesak hayattan, tek pencerelik manzaradan ne kıssa çıkacak da sen hisse biriktireceksin. Radyom olmasaydı hak verebilirdim sana. Ama müziğin afsunculuğu var cepte.”


Sedef kakma dresuarın üstünde duran radyoyu işaret etti, döndüm baktım. Ceviz kaplama, heybetli bir Grundig, FM kanallı.


“Bu siz oluyorsunuz galiba,” dedim. “Sihirbaz.”


Rüyalar gerçek olsa seni her gün görürdüm

O incecik beline sarılarak yürürdüm


Bu radyo Rammstein’dan du hast nicht çalacak olsa şaşardım zaten.


“Bak,” dedi. “Yağmur bile şarkının ritmine göre düşer, tra la la la, tra la la la. Papatya gibisin Latin dans pabuçlarına, acem kızı yemeniye, Fransızca bir şansonet topuklu iskarpinlere dönüştürür terliklerimi. Cem Karaca kükremeye görsün ayaklarımda postallar.”


Tombul bileklerine, puf terliklerine baktık, güldük.

“Ezanın makamını, doğanın notasını fark etmezsen yaşananlar eksilir. Şarkısını duyarak dinle öyküleri.”


Bana öykü mü anlatacak?


“Duyarak dinleyeceğim,” dedim. “Söz veriyorum.”

“Şu adamı görüyorsun ya, her gece üç aşağı beş yukarı bu vakitlerde geçer. Kendi halinde, başı yerde yürür gider. Bu geçişten herkes başka bir öykü sezebilir. Şarkısına göre elbet.”


“Mutlaka,” dedim. Yaşlanınca tuhaf şeylere inanıyor hatta bağlanıyor insanlar. O başını kaldırıp gözlerini karşı binanın pencerelerinde gezdirince gayri ihtiyari ben de baktım. Bizden başka iki kişi daha vardı sokağa bakan. Bir de yoldan geçen o adam.


Mil Pasos-Soha


Beşinci kat, soldan üçüncü pencere. Saçları pembe boyalı kız.


Eve geç kalanların saati de geçmiş. Issızlaştıkça daralıyor arka sokak. Elleri ceplerinde yürüyor o da. Çantanın ağırlığıyla bir yana sapıyor adımları. Doluya koysa almayacak, boşa koysa dolmayacak. Eve yaklaştıkça iç sıkıntısı çoğalıyor, sağ omuzundan koluna ve parmaklarına iniyor. Kaldırıma damlıyor, şehri büsbütün kaplıyor. Hatta gökyüzünü ele geçiriyor, birer birer söndürüyor yıldızları. Sadece sokak lambasın sarımtırak ışığı. Bilmediği bir nedenden ötürü kaldırım taşlarının çizgisine basmaktan kaçınır. Yine de çöp konteynırının iğrenç mikrop bulutundan sakınmak için basıyor çizginin tam orta yerine. Sanki ciğerine basıyor. Bir karaltı var çöpleri karıştıran. Hırlı mıdır hırsız mıdır? Suriyeliler doldurmuş memleketi. Hızlıca uzaklaşırken bakıyor yan gözle. Gölgeli yüzde sevince benzer bir hal seçiyor. Kadın pis bir çorap tekini torbasına atarken zaman donuyor. Yaşsız kadın sureti, şüpheli bakış, kesif çöp kokusuyla karışık düşüyor sarı-siyah fotoğrafa. Ne zaman çöp kokusu duysa dilenciye sadaka veriyor ondan sonra.


Akrebin gözleri-Erkin Koray


Balkonda sigara içen eşofmanlı adam. İkinci kat.


Şehrin erkenden ıssızlaşan bir arka sokağı. Üşüyen elleri cebinde, gövdesi çantanın ağırlığıyla bir yana yatmış, yaklaştıkça yavaşlayarak eve gidiyordu. Son zamanlarda hep böyleydi, hevessiz, tükenmiş. Bıkkınlık boğdu kravatın hemen altından, kemerin üstünden, ceketin kollarından. Başından tüttü sonra, yıldızsız gökyüzüne uzandı. Yuttu havayı, dünya nefessiz ve ışıksız kaldı. Sadece sokak lambasının loş aydınlığı. Çöpleri karıştıran bir karaltı vardı. Yolun karşısına geçti, açtı pergelleri. Çorap teki, ufak surat, şüpheli bakış asılı kaldı o ana. Adam eve varınca ellerini yıkadı. İki ayağında farklı çoraplarla bir çocuk uyandı uykusundan.


Giriş katı. Biri ak saçlı, ufak tefek diğeri döpiyesli iki kadın. Grundig marka radyoda Waltz of the Butterfly çalıyor.


Evlerden ılık bir ışık düşüyor kaldırımlara. Camda muzip çocuk yüzleri, saksı menekşeleri. Mahallenin ara sokağından bir adam geçiyor. Çalışkan belli ki, yorgunluktan düşmüş omuzu, bir ayağı aksıyor. O hacıyatmaz gibi yalpalayarak giderken kundurası suya batıp çıkıyor. Suya her battığında sokak lambasının sarı ışığı sıçrıyor pantolonuna. Mülteci kadın torbasına ufacık bir çorap teki atıyor. O hevesle fazlasını ararken göz göze geliyorlar. Belki diğer tekini de bulur diye geçiyor aklından. Keşke dünyanın bu kadar insafı olsa. Eve gidince karısına sarılıyor. Rüyasında kadın çorabı bulmuş. Sabah hatırlamıyor.


Sokaktaki adam gözden kaybolup farklı öykülerdeki sonlara varana dek sokağa bakmayı sürdürdük. Vals bitince “Sahi,” dedi. “Deprem sigortası için gelmiştin sen. Lafa daldık unuttuk. Evrakı getirivereyim hemen.”


“O yılan kabartmalı bastonuna yaslanarak içeri giderken terlikleri parlak beyaz deriden uzun çizmelere dönüştü. Salvatore Adamo yarım Türkçesiyle karlı kışlı bir şarkı söylüyordu, her yerde kar var mı diyordu neydi unuttum şimdi. Geçmiş gün.”


“Babaanne bütün bunları uyduruyorsun,” dedi Gülnar.


“Vallahi gözlerimle gördüm.”



19 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör

Sinekler

Kapıcı