SÖZCÜKLER BİZE NE ANLATIYOR?

James Joyce 1899’da bir İrlanda gazetesine yazdığı makalede sözcükler hakkında şöyle diyor: “Sözcüklerin tarihinde insanlığın tarihine dair çok fazla olguyla karşılaşırsınız. Günümüzdeki sözcüklerle geçmiştekileri karşılaştırdığımızda dış etkilerin kelimeler ve toplum üzerindeki etkilerini görebiliriz. Sözcükler bize gelene dek biçimlenmiştir. Artık bizi doğru yolda yürüten yapı taşları haline gelmişlerdir.” *


Sahiden de bir sözcüğün günlük dile yerleşmesi o sözcüğün yeşerdiği toplumun geçmişine ve kullanımına bağlıdır. Masa sözcüğünün dilimize yerleşmesi için toplumun onu kabul etmesi ve kullanmaya başladıktan sonra yerine başka bir sözcük tercih etmeden tarih boyu taşıması gerekmektedir. Bir kere dile yerleştikten sonra o sözcük artık işaret ettiği kavramın karşılığı haline gelir. Artık bir gösterge, kavramsal bir karşılıktır. Bir ülke ne kadar çok sözcük üretir ve kullanırsa kavramsal zenginliği ve hayali o kadar gelişmiş demektir. Yaratım gücü işte bu zenginlikten kaynaklanır. Sözcükler ilk kullanıldığı andan itibaren öznel olmaktan çıkarak toplumsallaşırlar.


Jean Paul Sartre bu durumu şöyle açıklıyor: “Sözler bir kavramı öznel olmaktan çıkarıp nesnelleştirir. ‘Kadınlar şiddete uğruyor’ demedikçe bu farkına varılmayan bir durumdur. Ama bunu söyleyince artık bir anlam kazanır ve diğer insanlar bunu öğrenirler. Komşumuzun davranışına bir ad koyduğumuzda ne yaptığını bilir artık. Bunu bildiğimizi de bilir ve davranışı değişir. Komşumuzun yaptığı iş öznel olmaktan çıkıp nesnelleşir.” **


Anlıyoruz ki sözcükler kamusaldır. Üretilen yeri terimler ve toplumsal ilerlemeyle ortaya çıkan yeni sözcükler bir kez söylendikten sonra herkesin malı haline gelir, Sartre’ın deyişiyle nesnelleşir. Yazarlar ise o sözcükleri kendi ruh hallerine göre kullanıp şekillendirirler yani kendi cümlelerini kurarlar. Barthes, “Sözcükler herkesindir ama cümle yazara aittir,” der.


Yaşam, özgürlük, mülkiyet, onur ve sahip olduğumuz tüm diğer şeyler sözcüklerin seçimine bağlı değil midir? Anlayışlarımız ve kavrayışlarımız da öyle.


Her yazar gibi Jose Saramago da sözcüklerin kökenini merak eder ve onlarla oyunlar oynar. Ölümlü Nesneler kitabındaki “Sandalye” adlı öyküsünde Portekizce ismi “cadeira” olan sandalyenin Latince “düşmek” anlamına gelen “cadere” sözcüğünden geldiğini anlatır ve sandalyenin devrilmeye müsait bir eşya olduğunu vurgular. Aynı kitapta Abanoz ağacının bir diğer adı olan ve sertliğiyle meşhur “Demirağacı”ndan şu şekilde bahseder: “Demirağacı’na ismini veren kişinin, ağacın ağırlığını en az bir kez sırtında hissettiğine bahse girerim.”


Bazen sahip olduğumuz sözcüklerin anlatmak istediklerimizi tam olarak karşılamadığını hissederiz. Böyle bir durum sahip olduğumuz anadilin kavramsal karşılıklarının yeterli olmadığı anlamına gelir. Günümüzde Türkçenin 70 binden fazla yaşayan sözcüğe sahip olduğunu biliyoruz. Bu rakam son derece yetersizdir. Yaşayan Fransızcanın 400 bin, İngilizcenin 600 binden fazla sözcüğe sahip olduğu bilinmektedir. Yakın geçmişte Türkçeye çok güzel sözcükler kazandırılmıştır. Bilgisayar, Egemenlik, Yörünge, Yatırım, Olasılık, Varsıl, Anayasa gibi sözcükler dile yerleşmiştir ve severek kullanılmaktadır. Türkçenin en önemli zaafı yeni bilimsel ve teknolojik buluşlar karşısında çaresiz kalıyor olmasıdır. Bilimin, üniversitenin, bilgisayar teknolojisinin resmi dili İngilizce haline gelmiştir ve bu durum neredeyse tüm dünya tarafından kabullenilmiştir. İngilizce olarak türetilen yeni teknolojik sözcüklere Türkçe karşılık bulmakta zorlanıldığı bilinen bir gerçektir. Chip karşılığı olarak yonga türetilmiştir, software yerine yazılım denilmektedir ama bunların yetersiz olduğunu biliyoruz. Türkçenin ufkunu genişletmek için Türk Dil Kurumu yeterli değildir. Yazarların, dilbilimcilerin, etimologların, üniversitelerin ve hatta sosyal medya uzmanlarının içinde bulunduğu daha geniş bir kurultaya ihtiyaç olduğu açıktır.


Gündüz Vassaf, “sözcüklerin totaliter olduğunu” söyler ki haklıdır. Çünkü kullandığımız sözcüklerdir kafamızdaki kavramları belirginleştiren. Bizi o kavramların sınırları içinde tutar. Yazarlarımız kavramsal ufkumuzu genişletmek için yeni sözcükler türetmeye çalışmışlardır. Nurullah Ataç onların başında gelir. Büyük eleştirmen yazılarında yeni Türkçe sözcükler kullanmaya özen gösterirdi. Hamam yerine yıkanak, yaşıt yerine ömürdeş, nefret etmek yerine çiğrinmek, mimar yerine örekçi sözcüklerini önermiştir. Türettiği daha nice sözcükler vardır.


Yaşar Kemal, Çukurova yöresinin ağızlarını, sözlerini ve deyişlerini romanlarında kullanmıştır. Onun Türkçeye kazandırdığı sözcüklerin toplandığı Yaşar Kemal Sözlüğü, Ali Püsküllüoğlu tarafından yazıldı ve basıldı. Bir Türkçe üstadı olan Salah Birsel’in dilimize kazandırdığı sözcüklerin derlendiği bir esere daha ihtiyacımız olduğunu buradan bir kere daha belirtmekte yarar görüyorum. Yeni sözcüklere Sait Faik’in öykülerinde de rastlıyoruz.


Yaşayan tüm anadillere ve anadilini yaşatan herkese saygı duyarken kendi anadilimizin üstüne titremeliyiz. Türkçe bizim ses bayrağımızdır. Milliyetçi olmakla övünen bazı kişilerin doğru dürüst Türkçe konuşamadıklarını duyduğumda acı acı gülüyorum. Yaygın medyada kullanılan bozuk Türkçeyi gördüğümde onlar için utanıyorum. Doğru dürüst kitap okumadan insanlara nutuk çekmeye yeltenenler her zaman olacaktır. Türkçe, onların yetersiz ağızlarında değil, gerçekten okuyan ve yazan kitlelerin temiz dillerinde gelişecektir.


* My Crucible Gazetesi. Dublin. 1899.
** Jean-Paul Sartre. “Denemeler” Çeviren: Sabahattin Eyüboğlu-Vedat Günyol. SAY Yayınları. İstanbul. s.25.






70 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör