Rüyaların Sesi Nenni Gibi Geliyordu

Her istasyonda eski anılarımla karşılaşıyordum. Sevda ve acı yüklü anılar. Birinci sınıf kompartıman ile ikinci sınıf yolcusu. En azından ruhen ikinci sınıf...


Tren hareket ediyordu. Cam kenarını kapmış, derin vadiyi izliyordum. Uyur uyanık halde, ellerimle ceplerimde zar zor kazandığım parayı bir timsahın çenesi misali sıkıca tutuyordum. Zavallı ceylan, su içerken bir anlığına gaflete düşüyordu. Oysa yavrularının yanına gidecekti. Ceylanın aklında sadece onları biraz daha yaşatabilmek vardı. Gerisi boş...


Ceylanın gözlerini almak da bana kalıyordu. Ürkek gözlerle şu anki yaşıma kadar iyi idare etmiş olmanın gururuyla, üstüne üstlük evlenmeye karar veriyordum.


Oldum olası eşim olacak kadının gözlerini timsaha benzetirdim. Yaşlılar neyin yanlış olduğunu biz gençlerden çok daha iyi anlıyorlardı, gel gelelim sevdalı kafayla gerçekleri göremiyordum.

Annem okkalı laflar şubesinin genel müdürüydü. İlk ve son görev yeri ise bizim evimizdi. “O kız yaramaz oğlum, bunu asla unutma!” diyordu, bana her baktığında. Bir de meşhur kafa sallaması vardı. O an kendimi “kim beş yüz milyar ister” yarışmasında final sorusuna yanlış cevap vermiş katılımcı gibi hissediyordum. Annemin repliği ise hiç değişmiyordu: “Çekilsene işte, al parayı çık!”


Bense rüyalarımda pembe panjurlu evimize yerleşmiş, orta şekerli kahvemi yapmış, hayalini kurduğum teleskopumla gökyüzünü izliyordum. Yeryüzü bana ne kazandırdı ki?


Kulaklarımda Meryem’in dedikleri çınlıyordu. “Para yoksa ben de yokum.” Başlık parası da ne oluyor bu devirde? Etrafıma madara oluyordum. Eş yerine kurbanlık koyun pazarlığına gittiğimi iddia eden arkadaşlarım, fiyatı düşürene kadar babasının elini bırakma, diye uyarıyorlardı.

“Sakın kızı almadan gelme!”

“Bize yakışmaz.”

Benim Meryem’i bırakma gibi bir niyetim yoktu ki! Pastanenin bahçesinde karşılaştığım ilk an, cephede savaşan askerin amansız bir kurşunla vurulması gibi tam da kalbimin orta yerinden vurulmuştum zaten.

Yapacak bir şey var mı?

Ben trende hayallerimin büyülü dünyasında seyahat ederken, cebimde sıkıca tuttuğum paramın ruhumdan çıkarak beni terk ettiğini, bedenimin de bu duruma karşı çıkmadığını hayretle izliyordum. Bir ayı misali kış uykusuna trende devam etmeye karar veriyordum.

Rayların sesi ninni gibi geliyordu. Acı bir fren sesi beni yerimden sıçratıyordu. Elimi cebime attığım anda çok geç kaldığımı anlıyordum.

“Para yoksa ben neden trenden ineyim ki?” diye evrene soruyorum.

Evimin olduğu istasyonda inmeyerek, yolculuğuma devam ediyordum. Belki de hayatımda aldığım en iyi karardı. Tren yolculuğum tüm dünyayı gezmemi sağlıyordu.

Artık tren olmadan yaşayamıyordum.

Okyanusta dev dalgalara kapılarak, alabora olmuş teknem beni terk edilmiş adaya savuruyordu. Köpek balıkları beni sahilin ucunda bekliyordu. Bir gün köpek balıklarına yem olacağımı biliyordum. Adayı sevmekten başka çarem yoktu.


Ara ara annemi arıyordum. “O kız yaramaz oğlum, sakın unutma!” diyordu, hâlâ. Timsah gözlüm benim trenle kaçtığım ilk gün başka bir adama kaçarak nikahı basıyordu. Ne de olsa kararı başlık parası veriyordu.


Tren yolculuğum aralıksız devam ediyordu. “Tıpkı farenin, fare kapanının peşinden koşması gibi.” Ben de trenin peşinden koşuyordum.

Trenle, benimle kalın...



22 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör

Tren Garında