Modigliani: Ölümüne Yaşayan Bir Ressam

Modigliani. Mick Davis’in sinema severlere armağan ettiği efsanevi bir film. Başyapıtlar muhataplarına her şeyden önce ruhlarının hâlâ hoş olanı tanıyabildiklerini hatırlatırlar. Mick Davis’in Modigliani’si de öyle hiç kuşkusuz. Böyle bir hatırlatma çağlardan gelen en asil selamlaşma biçimlerinden değil midir? Bize göre Modigliani filmine eşlik edecek iki şey var: Istırap ve gözyaşı. Filmi izledikten uzun süre dahi bu birlikteliğin son bulmasını ummak faydasızca olacaktır. Okuyacağınız bu yazı böyle bir başyapıtı en ince ayrıntısına dek inceleme iddiasından çok dikkate değer bulduğumuz sahneleri naçizane yorumlarımızı ekleyip sinema severlerle paylaşma ümidi taşımaktadır. Başlayalım.


Film bir cümbüşle açılır. Kargaşayla yani. Devinim bir uzak diyar prensesi gibidir bu sahnede. Kalabalıklar dansa kalkmıştır. Böyle bir dinamizmle oluş ve bozuluşa katılan bu şölendeki karakterlerin resmini çizer Mick Davis. Farklı olanı göremezsiniz; müziğin dışına çıkan bir kişi dahi yoktur. Henüz! Zamana katılma yani zamanın ruhuna dahil olma… Sanatçılar için ne üzücü bir zaaf. İlhamın verebileceği en bayağı taviz: Bir dansa dahil olmak. Cümbüşün içindeki bir ressam zamana karşı bir resim yapmaya çalışır. Dakika tutulmuştur. Erdem böyledir. Biraz matematikseldir. Çoğunluğun payına yazılır erdem. Yalnız başımıza erdemli veya erdemsiz olmak söz konusu değildir. Bir başkasını arar her zaman. İlişkiseldir. Öğretilebilir o yüzden. Kitabı yazılıp aktarılabilir. Yüzyıllarca en büyük kavgalısı da “tutku” olmuştur; insanın müfredatını yazamadığı ve asla yazamayacağı haşarı evlat. Tutku öngörülemezdir çünkü. Âşıklar o yüzden delilerle benzer kaderi paylaşırlar. İkisi de tutkunun dev ellerine kapılmaktan kurtulamazlar. Eylemlerine bilinç eşlik etmez her ikisinin de. Yaptıklarını neden öylece eylediklerini uslamlayamazlar. Âşıklar ve deliler sadece böyle bir bilinç dışılığın temsiline soyunmazlar; ister istemez toplum dışılığın da kahramanlarıdırlar.


Böyle bir kulisi alt üst edecek bir yarı tanrı girer artık sahneye: Amadeo Modigliani! Dünyaya savaş açan bir ressam. Picasso’nun bir parça mendile çizdiği resimle akşam yemeğini satın alma kabalığını gösterdiği bir kafeye Modigliani ellerinde güllerle girer. Erdem yuvasının bu gürültüsü Modigliani’nin ayak seslerinin altında ezilecektir artık.


Ve Modigliani Picasso’ya o soruyu soracaktır: “Söyler misin Pablo, Aşk’ı küp ile nasıl anlatabilirsin?” Matematik veya geometri… Aşk ve sanat karşısında ikisi de birer zavallı. Her ikisi de ölçülemeyen ne varsa onlara kafa tutmaya çalışan nostaljik abaküs topları.


Gözü kara âşık: Jeanne Hébuterne. Cesaret ancak onun gibi bir âşığın kalbinde bu kadar kolay alt edilebilirdi. Zarif bir sahneyi hatırlıyoruz: Jeanne Hébuterne günah çıkardıktan sonra babasını terk etmeye çalışır. Ve bir Mick Davis inceliğine şahit oluruz burada: Jeanne’ın arkasında temiz yüzlü ve elindeki rengârenk, capcanlı çiçekleri satan yaşlı bir kadın görürüz. Jeanne çocuğuyla ve Modigliani ile alaca bir geleceğe sahip olabilirdi. Ancak çok yorulmuştu; yaşlanmıştı yani. Nihayetlerin en çok üstlendiği sıfatlar yakışmaz Jeanne’ın aşkına. Nihayetlerin en çok üstlendiği sıfatlar gerçekliğin boynunda zira. Oysa babasının gerisine baygın halde uyuyan yaşlı bir adam konmuştur. Uyuyan bir ruh. Ölmeye yatmış bir can. Kaskatı bir baba!


Bir gece Modigliani ve arkadaşları temizlenmiş koca bir hayvanı çalarlar. Bu aç ve susuz üç garip ressam böyle bir etten pay almak yerine içlerinden Chaim Soutine onu model olarak kullanır. Edebiyat severler Abélard ve Héloïse’in mektuplarını hatırlayacaklardır. Héloïse nasıl da yakınırdı ayrı düştüğü sevgilisine: “Etin kemiğin ne ilgisi var bizimle?”


Modigliani Balzac heykelinin etrafında dans eder gecelerden birinde. Dalga geçercesine. En sevdiğimiz sahnelerden birisidir bu. Balzac Fransa demek. Realizmin ustası çünkü. Fransa’nın resmini çeken bir romancı. Napolyon’un kılıcıyla yapamadığını kalemimle yaptım diyebilen bir zekâ. Modigliani’nin ciddiye almazcasına etrafında dans ettiği dünya bu dünyaydı: Fransa’nın gerçekliği. Yani Picasso, bohem hayatı, ün, para vs.… O, yaşanılanlara kafa tutmuştu. Neden? Modigliani kendisinden nefret eden biriydi çünkü. Picasso kendisinden neden bu kadar nefret ettiğini sorunca acısını saklarcasına gülümseyerek şu cevabı verir Modigliani: “Seni seviyorum Pablo. Ben asıl kendimden nefret ediyorum.”


Yukarıdaki yorumlarımızın faydalı olması dileğiyle sinema severlere iyi seyirler diliyoruz.



33 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör