Kral Çıplak

"Kalk, uyan! Hayata geç kalacaksın! "Elisabeth kilisesinin zangocu seslendiğinde mevsimler geçmişti. Kış soğuktu. Kar yağdığında ısındım. Baharın kokusunu içime sonra çekecektim, hiç gelmeyecek yazı beklerken.


Sonbahardı. "Bana iyi geldin, kederimin döküldüğü ay!" Gerçeğin rüzgârı hep esiyordu. Sevinçlerime sarılacaktım, yapraklarımı tekrar kaybedeceğimi bilerek. Ama bu kadar mı üşümüştüm? Sanatla üstüme serilen, hiç var olmayana, hayaletlere sarılıp ısınacak kadar…


Sevmek, sevilmek miydi bu? Var olma gayretim, arzularımın duygularında salınımdı belki de. Ya aidiyetim? Akılda mı yaşanırdı? Nefes aldığım yer? Düşüncelerimin açan çiçekleri, kokladığım duygularımdı; mevsimlerinde, ait olduğum yerde güzel yaşanan.


"Hoş geldim yurduma!" Kavuşmuştum başlangıcıma. Vatanım, varış yerim oldu. Evim diyemediğim yerde bitişim. Dirilmekten uzak, isyandan kendini korkarak sakınan, pencereleri sıkıca kapalı, perdeleriyle karanlık, sıcakta üşüyen, içi dolu bir ev...


"Kaybetmekten korkuyorum!" Daha fazlasına sahip olmak istiyorum; oysa azda çokluktaydım ben. Perdesiz evimde… Kuş sesleri sokağımdaydı. Çocukların çığlıkları yankıda. Ocağım tüterdi. Kapılar ardına kadar açık. Kokular yayılırdı lambaları yanan odalarıma. "Yaşıyorum!" diye bağırırdı ev. "Yaşıyorum!"


"Ne çok bulaşık çıkarttık Ayşe!" diyen mutfağından terk ettim o evi. En sevdiğim yerinden. Özgürlüğe uzanan sokak kapısının koluna tutunmadan önce, sımsıkı kapalı dudaklar veda etti sessizce birbirine. Kaldırılamayacak kadar ağır olan hayatımı valize sığdırıp, kopan sapıyla sürüklenmesini seyrederek bindim zamanın göstergesine…


Arkama bakmadığımı epey bir uzaklaştığımda fark ettim. Dönüp el sallamamıştım, üstelik bulunduğu yere bereket getiren sardunya kokan ellerimle, hiç gelmeyeceğimi bildiğim o eve… Neydi göremediğim kelimelerin büyüsünde? Yazılanlar teker teker silindikçe, karşımda beliriyordu cevap: banyo, yatak odası ve mutfak üçlemesiyle; cariyeliğime düğüm atılan yerlerinde…


Yüzler vardı takılan odalarında, kimlikler, maskeler kitapların arasında. Benliklerini örten, birbirlerinin elbiselerini giyip dolaşan güzeller ve çirkinler defterlerin arasında. Yaşamı ve ölümü oynayan oyuncularla... "Kral çıplak!" diye bağırdı tanrı. "Hakikat çirkin, sanat gerek bize!" dedi insan. Sustu Barok müzik; yazmadı öyküler; şiirler doğmadı karanlıklardan aydınlığa. Edebiyat şahlanmadı küheylanca. Bir heykeldi ölüme, taşa bürünen anlarında; ne yalandı, ne de teselli…


Kaybedişin hafifliğiyle yürümek, yarım kalmışlığın iğretiliğinden kurtulmak için değil miydi? Keşkelerin kıyısından olabildiğince uzaklara açılmak, içimde ölmeyecek olanın nefes alışını kesmek için…


"Yaşatmamak için aşkı, kendimde öldürmeye geldim!" "Beni!" Cesaretimdi.


Kulaklarımda yaşam müziğinin tınısı var çan seslerinin eşliğinde. Şehrin elele tutuşmuş sokaklarının kaldırım taşlarındayım varoluşuma yürürürken yükselen ayak seslerimle. Hiçliğimi arkamda bırakıyorum. Gölgeme damlıyor bir bir sevgim… "Evet, yine," diyorum. "Yine…"


Yağmur tenimde. Derinden akan yağmur. Gökyüzüne bakıyorum Moller Caddesi‘nde, bir yeminle gecem ilkbahar sabahına uyanıyor içimde…




245 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör

FERHAN AĞBİ