Kendine Ait Bir Saat

Perdeyi açık unutmuşum, diye düşündüm gözüme güneş gelince. Yatak örtüsünü başıma çekip karanlık huzuruma geri dönmek istedim ama bu sefer de nefessiz kaldım. Uyumalıyım, diye kendimi motive etmeye çalışsam da artık zihnim uyanmıştı. Gözlerim kapalı ama zihnim açıktı.


Göz ucuyla telefonun saatine baktım 07:43. Sekiz saate yakın uyumuşum, diye teselli ettim kendimi, 05:00’de de uykusu kaçmış olabilirdim neticede. Yavaşça yataktan kalktım, elimde telefon, salona geçtim. Twitter’da gecenin bir köründe gündem olmuş alakasız başlıklara bakındım. Dişlerimi fırçalamalıyım! Instagram’a geçtim, artık kimin ne paylaşmış olabileceğini hikâyeyi açmadan anlayabiliyordum. Dişlerimi fırçalamalıyım! Duru çocuğunu paylaşmıştır kesin, Ayça kadeh tokuşturuyordur, Elif sevgilisiyledir, Murat yeni kurduğu markasını pazarlamak için müşterileriyle yaptığı toplantıdan foto koymuştur, Gül kesin kitap okuyup, kahve içiyordur derin derin. Dişlerimi fırçalamalıyım! Kalan hikâyeleri bir görevi yerine getirir gibi hızlı hızlı geçiyorum. Dişlerimi fırçalamak için, banyoya geçiyorum.


Eşim ve çocuğum uyuyor daha. Çocuğun uyanmasına yaklaşık bir saat var, babasını bıraksan 3-5 saat daha uyurdu tabii ama mecbur o da kalkacak çocukla beraber. Mutfağa geçip kahve demliyorum. Kahveyi seviyor muyum yoksa sabahları güne kahve içerek başlayan insan olmak hoşuma mı gidiyor bilmiyorum. İnsan kendini ne kadar az tanıyor.


Çocuk uyanana kadar, diye düşünüyorum kitap mı okusam, bir dizi mi izlesem, bulaşık makinesindeki yıkanmış bulaşıkları mı yerleştirsem. Birkaç sayfa kitap okuyayım, diyorum. Kitap, Rusya’nın bir şehrinden Paris’e göçmüş bir kadının cinayete kurban gitmesini anlatıyor. Kitaptaki yoksul olarak anlatılan karakterler bile Paris’in en sosyal ortamlarında yiyip, içiyor, arada bir Berlin ya da Londra’daki akrabalarını ziyarete gidiyor, biz bir hafta tatile gitmek için on kez hesap yapıyoruz diye düşünüyorum. Elime yine telefonu alıyorum. Twitter ve Instagram gezintime bu defa Linkedin ekleniyor.


Kitap okumalıydım, diye düşünüyorum. Sanki kanun dışı bir işe karışmışım ve bir an önce durmalıymışım gibi bir suçlulukla son gönderilere bakıp yine elime kitabı alıyorum. Rus göçmen Nina, Lionel isimli Amerikalı bir aktörle Paris’de bir sinemada. Biz de bugün sinemaya mı gitsek diye düşünüyorum. Ufaklıkla hiç sinemaya gitmedik, acaba film izlemek için çok mu küçük? Nina ve yakışıklı Amerikalı sinemadan çıkıp Paris sokaklarında yürüyorlar, sonra da minik bir Paris cafesinde sıcak çikolata içiyorlar. Biz de Taksim’e mi gitsek, bir çikolatacı vardı adı J ile başlıyordu neydi adı? Nina, Lionel’e Rusya’da geçen çocukluğunu anlatıyor. St. Petersburg’a gitsek keşke, diye düşünüyorum ve kitabı elimden bırakıyorum.


Saat 08:10, kızımın uyanmasına hâlâ 50 dakika var. 50 dakika, uzun bir süre. Hâlâ bulaşıkları yerleştirip bir bölüm sit-com izleyebilirim. Mutfağa geçiyorum, bluetooth kulaklığımı kulağıma takıyorum ama çalışmıyor, şarjı bitmiş. Her gün sabah sporuna giderken kulaklığı kullanan ve asla şarj etmeyen eşime sinirleniyorum ama neyse bugün güzel bir gün diye kendimi sakinleştiriyorum. Birkaç hafta önce katıldığım nefes teknikleri eğitimindeki nefes al, nefes ver egzersizini yapıyorum. Bir işe yarıyor mu çok anlamıyorum ama yaradığına inanmak istiyorum.


Saat 08:22. Gözlüğümü takıp, TV’nin karşısına geçiyorum. 20 dakikalık bir sit-com açıyorum. Koltuğa oturunca biraz uykulu olduğumu fark ediyorum. Nina ve Lionel’li kitabım, koltuğun kenarından bana bakıyor. Biraz okusam uyur muyum acaba diye düşünüyorum ama artık çok geç, en fazla yarım saate kızım uyanmış olur. Dizi başlıyor. Tahmin ettiğim kadar çok keyif alamıyorum. Çocuğun çantasını hazırlasam aslında diyorum, uyanınca yatak oyunları yapmayı çok seviyor. Kahvaltı, duş falan derken evden çıkmak saatleri alıyor. En azından çantası hazır olsaydı.


Dizide ofisin çılgın yöneticisi ofis çalışanı bir kadına sarkıyor. Biberonu yıkamış mıydım? Kadın, adamın ilgisinin farkında ama onu parmağında oynatıyor. Şapka ve atkısını da koyayım çocuğun, hava soğuk. Derken kadının erkek arkadaşı ofise geliyor ve işler karışıyor. Ben kahve demlemiş miydim? Erkek arkadaş, ofis ortamına hiç uygun değil, gürültülü şakalar yapıp duruyor. Ben kahve alırken bölüm biraz ilerlemiş, kahve de soğumuş. Yine de birkaç yudum alıp, bırakıyorum. Bölümü durduruyorum.


Nereye koymuştum ben bu çantayı? Olası birkaç yere hızlıca bakıyorum, yok. Olası olmayan yerleri kafamda sıralıyorum ve birinden çıkıyor çanta. İçinden en son geziden kalan yedek çocuk kıyafetleri, bir kitap ve yıkanmamış kahve termosu çıkıyor. Saat 08:38. Kahve termosu bulaşık makinesine koyuluyor muydu? Bir kereden bir şey olmaz diyorum ve bir haftadır kahve termosunu temizlememiş olmam gerçekliğinden en hızlı şekilde uzaklaşabilmek için termostaki kahveyi hızlıca lavaboya boşaltıp, termosu makineye koyuyorum. Temiz yedek kıyafetleri çantaya geri koyuyorum, Nina ve Lionel’li kitabı da çantaya yerleştiriyorum. Biberon, mama, suluk, şeftalili ek besin maması, şapka, atkı, eldiven, önlük, yedek çorap, küçük civciv, penguen kitabı, hepsi çantaya giriyor.


Birkaç dakika uzansam mı derken içeriden bir ses “Anne” diyor. Keşke diziyi bitirseydim, hangi akılla çanta hazırlamaya giriştim ki. Anneee. Nefes al, nefes ver, nefes al, nefes ver. Annee. Odaya gidiyorum. Keşke çay demleseydim. “Anne hadi gel artık.” Odaya girerken ayağım yerdeki bir oyuncağa takılıyor, düşecek gibi oluyorum. Bu durum kızımı kahkahalara boğuyor, o gülünce ben de gülüyorum. İkimiz birlikte gülüyoruz, birbirimizin suratına baktıkça daha çok gülüyoruz ve karnımız ağrıyana kadar sürüyor bu. Sesimize eşim uyanıyor, “Neye gülüyorsunuz bu kadar,” diyor. Neye güldüğümüzü anlatırken biraz daha gülüyoruz. Hep birlikte yatağın kralı ve ona saldıran kraliçe ve prenses oynamak üzere yatak odasına geçiyoruz. Geçerken gözüm soğuk kahveye ilişiyor, gülümsüyorum.



37 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör

Tren Garında