KENDİMCE

“Eğer bir hikâyeyi anlatıyorsan ondan kurtulamamışsın demektir.” demişti, bir kitabında Coelho.


Okuyup geçemediğim cümlelerden biri… Zihnime attı çengelini… Başladım düşünmeye süregelen hikâyelerimi…


Neyin altını ısrarla çiziyorsam, neye sürekli vurgu yapıyorsam, hangi konunun ateşli savunucusuysam orada yakalayabileceğim bir ipucu saklı durmakta anlaşılan. Çözülmemiş bir düğüm, içinden çıkılamayan bir labirent, sesini duyuramayan bir çığlık gibi… Ya da sıkı sıkıya tutunduğum bir inanç veya takılı kaldığım bir duygu… Beni koruduğunu sandığım bir kalkan, kibrin altına gizlenmiş bir utanç…


Gerçekten güçlü olan gücünü kullanma gereği duyar mı?


Bir şeyin varlığını ortaya koyma çabamız aslında yokluğuna mı işaret?


Dinlediğimiz hikâyelerin içimizde bir karşılığı oluyor. Nasıl yorumluyorsa zihnimiz, öyle oluşuyor kendi hikâyemiz. Yaşamla olan ilişkimizi kelimeler, kelimelerle olan ilişkimiz de yaşamımızı belirliyor. Bunları fark edebildikçe hikâyemizin dışına çıkma şansımız olabiliyor. Bu durum edilgen bir nesne olmak yerine, bize gerçeğin yaratıcısı olma imkânı veriyor.


Belki de anlattığımız hikâye hiç değişmeyecek!







25 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör