KARENİN İÇİNDEKİLER


Ağustos böcekleri sıcak pazar gününde şehri ele geçirmiş, çirkin sesleriyle savaşı kazanarak evden uzaklaştırmıştı bizi.

Eski askeri ciplerden kasabamızda iki önemli ailede vardı. Biriyle seyahat ediyorduk. Yeşil renkte aracın kapısı biz yol alırken açılıp kapanıyordu. Muşamba camların fermuarları kapalıydı. Oyuncak gibi arabada altı kişi, günlük tüketilecek yiyeceklerle ağır ağır ilerliyorduk. Yayla yoluna düşeli iki saat olmuştu.

Sarı zifin çiçekleri yer yer solmuş, mor çiçekli gomar ağaçlarına yer açmıştı. Sise gizlenmiş evlere doğru ilerliyorduk. Birinin yerini ezbere biliyorduk. Zirveye çıkmadan uğrayıp ziyaret edilecek bu ev, benim için çok önemliydi. Kilometrelerce yol almış dikiş makinesi, ceviz sandığın içine yerleşmiş uzunca bir süre hiç çıkmamıştı. Küçüklüğümden beri geldiğim bu hayal evinde annemin, “Biz gidiyoruz, istersen seni burada bırakalım,” dediğini hâlâ duyar gibiyim.

Kapıyı iteledik. Toprak zemin üzerine hasır bir örtü serilmişti, yürürken ses çıkarıyordu. Küçük karanlık odayı aydınlatan yalnızca tepeden inen bir ışık ve köşede yanan taş ocaktı. Ocakta duman yoktu ama kokusu kınalı saçlarına kadar sinmişti. Beyaz cepkeni bir kuşakla kıvratılmış yemenisi siyah, çiçekleri yanakları gibi al aldı. Kucağına sokuldum. Ürkek titrek elleriyle sardı beni, sımsıkıydı sarmalayışı. “Ya kısmet bir daha görüşmeye,” denirdi ayrılırken, bu seferki sarmalayışın tekrarı olmayacaktı belki de!

Odada üç kapı vardı. Biri evin arkasına açılıyordu. Aralıklı tahtalar enine çakılmıştı, aralıklardan soğuk içeri sızıyordu. Ocaktaki meşe kökleri soğuğu dışarı püskürtürcesine hararetle yanıyordu. Annem hazırladığı sepeti kara taştan sarı musluklu tezgâhın üzerine bıraktı. Ucundan açarak üstteki pazı burmalısından bakır sahanın içine koydu. Yaşlı neneye ikram etti. Yumuşacık böreğe baktı, eliyle dokundu. Yiyebileceği yumuşaklıkta olduğunu görünce, denemeye karar verdi. Önce bana uzattı, istemedim. Annemle gözlerimiz kesişti. O bakışlarda ne varsa zihnime işler, konuşmadan doğru kararı verirdim. Kucağından kalktım. Ateşin üstündeki kara tencereye yaklaştım. İneklerin yemekleri kaynıyordu. Tencere öyle büyüktü ki, bir keresinde babam beni içine koymuştu, sığabiliyordum.

Saat yönünde dönen dikiş makinesinin kolu, mısır öğüten taşların yönü hep aynı yere bakıyordu. Dünyanın gittiği yöne doğru… Bir fare çalıların ardından hızla kaçtı. Nene böreğini sıkılarak yedi. Dişleri olmadığından konuşması anlaşılmıyordu. Yine de babamı, anneannemi sordu. Ailenin büyüklerini tanıyor, küçüklerin sayısını biliyordu. Sormadığımız halde kendi çocuklarını, genç ölen oğlunu, tanımadığı torunlarının kaç tane olduğunu, nerelerde okuduklarını, kim bilir kaçıncı kez yeniden anlattı.

Cip, yola devam edeceğini çirkin düdük sesiyle iki kez üst üste çalarak haber verdi. Annem, yaşlı ninenin elini öpmek için eğildi, tahta gomrinin üzerinde dizine kadar sıyrılmış eteğin altından görünen, çiçekli donunu sevdi. Yün çorapları ayaklarının üzerine düşmüş, tahta takunyaları topraktan ayağını kesmişti. Nenenin göz pınarlarında yuvarlanmaya hazır gözyaşları bekliyordu. Kınalı saç örgüsünün incecik kıvrımlı ucu, yama parçasıyla bağlıydı. Sırayla sarıldık. Sırtındaki kambur, beyaz pamuklu kalın abadan bile hissedilecek sertlikteydi. Yarı yarıya açılan parmakları ellerimize asıldı. Ellerinin üzerinde damarlar, yumuşak ve mordu.

Tahta kapıyı yukarı doğru kaldırıp çektik. Annem ablam ve ben sırayla çıktık. Yorgun araba, burnundan soluyordu. Az gittik uz gittik, bir düzlüğe yerleştik. Koca çam ağacı sevgiyle eğilmiş, bizi davet ediyordu. Küçük derenin suyu, hâlâ buz gibiydi. Karpuzlar, içecekler suya bırakıldı. Salıncak ipi asıldı, iki taşın arasında kuru dallar ateşlendi. Üzerine çaydanlık yerleşti. Eski kıyafetlerden kesilen şeritlerle örülen rengârenk kilimler yere serildi. Kimimiz işe koyulduk, kimimiz sırt üstü uzandık. Gökyüzü mavi, bulutlar beyazdı. Annem çayın yanına pazılı burmalı çıkardı. Çatalımı uzattım, ağzıma götürürken annemin bakışlarıyla karşılaştım. Bu sefer, “Bekle,” diyordu. Çatalı geri bıraktım. Mindere onun gibi oturdum. Defterime bir yaşlı nine resmi çizdim, sırtında kamburu yoktu. Dişleri inci gibiydi. Becerikli elleriyle dikiş dikiyordu. Dikiş makinesi gülüyordu.

206 görüntüleme2 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör

Derdo

Asansör