Kapı Zili

Emel’in mesaisi gözünü açtığı andan itibaren başlar gece yatana kadar da devam ederdi. Bu her gün böyleydi ve tatil günü diye bir kavram onun iş tanımının içine yerleştirilmemişti. Uzun saatler ve yorucu iş yüküne rağmen yıllardır işinden şikâyet ettiği duyulmamıştı. Belki de en tuhafı buydu.


Yine bir sabah ayaklarına tüylü pembe terliklerini geçirip üzerine de sabahlığını aldığı gibi doğru mutfağa yöneldi. Yol üzerinde banyoya uğrayıp elini yüzünü yıkayacak zamanı zor buldu. Çayı demlediği gibi kahvaltılıkları masaya yerleştirmeye başladı. Her geçen dakika eklenen tabaklarla masa hemen hemen hazırdı. Omleti ocaktan aldığı sırada ikiz oğulları mutfak kapısından göründüler. Sabah sabah yine bir konuda anlaşamıyorlardı. Oğlanlar gürültü patırtıyla kahvaltılarına başladıklarında isteklerine yetişmekten özenle düzleştirilmiş saçlarıyla oldukça güzel görünen liseli kızının mutfağa girdiğini görmedi. Kızı bir gram fazlası olmamasına rağmen yaptığı diyetten dolayı tabağına olabildiğince az şey alarak lokmalarını yavaş yavaş çiğnerken oğlanlar alışkanlık edindikleri gibi ablalarıyla uğraşmaya başladılar. Laf dalaşıyla başlayan atışmaları birkaç dakika içinde alevlenince masanın üzerinden birkaç zeytin havaya uçtu, bir fincan çay da sofra örtüsünün üzerine devrildi. Oturmaya yeni fırsat bulan Emel tekrar ayaklanarak yere çay dökülmesin diye peçetelerle barikat kurdu. Eşi gürültüden yakınarak mutfağa girince bir anda sessizlik oldu. Az önce mutfak masasında bir harp yaşanmamış gibi ciddiyetle kahvaltı tabaklarına bakışları indi oğlanların. Kızı ise dağıldığını düşündüğü saçlarını düzeltmeye girişti. Eşi otoriteyi sağlamaktan memnun çocuklara dersleriyle ilgili sorular sordu. Aldığı isteksiz cevaplara rağmen babalık görevini yerine getirmekten memnun Emel’in kaşla göz arasında yapıp önüne getirdiği sabah kahvesini yudumlamaya başladı. Çocuklar gitmeden sabahki rolünü tamamlamak için de beş on lira çocukların eline sıkıştırınca tamam oldu.


Emel kapı önünde ödevlerini unutan oğlanlara odalarından defter kitap taşıyarak sabah yürüyüşünü de tamamladı. Baş başa kaldıklarında Emel’e yönelttiği sorularla evi de teftiş eden eşi nizamın eksiksiz yürüdüğünden emin olunca evdeki işini tamamladığına kanaat getirerek siyah deri çantasını aldı, evden çıktı. Emel evde yalnız kalınca ilk birkaç dakika bu sessizliği dinledi. Sabahki işini başından savmıştı fakat bu buz dağının görünen kısmıydı.


Günün geri kalanındaki işlerini halletmek üzere üzerini değiştirip çamaşır suyu lekeli siyah tişörtü ve dizine gelmiş eşofmanını giydi. İşe ilk önce mutfaktan başlamaya karar verdi. Bulaşıkları hallettikten sonra mutfağın dolabını, tavanını, tabanını bir güzel temizledi. İşi hesapladığından uzun sürünce dinlenmeden oğlanların odasına girdi elinde kovayla. Karşılaştığı manzara hiç hoşuna gitmedi. Bir süre nereden başlasa bilemedi. Çıkarıp odanın farklı köşesine fırlattıkları kıyafetlerinden kirlileri sepete atmak için ayırdı geri kalanları katlayıp dolaplarına yerleştirmek istedi. Dolabın odadan daha karışık olduğunu görerek tüm kıyafetleri indirince bir rafın arkasında başta ne olduğunu anlayamadığı bir şey parıldadı. Elini daldırıp dolabın karanlık rafındaki nesneyi gün ışığına çıkarınca hayretler içinde kaldı. Çocukluk arkadaşının ev hediyesi beyazlı pembeli vazonun bir parçası elindeydi. Tek tek tüm parçaları eline alıp incelerken şaşkınlığı yerini midesini yakıp kavuran bir öfkeye bıraktı. Kendini tutamayıp sesli bir şekilde oğlanlara söylenmeye başladı. Neler olduğunu tahmin etmek güç değildi. Salonda yine top oynanmıştı. Emel’in asıl şaşırdığı ise vazonun yokluğunu nasıl fark etmediğiydi. Paketini açtığı andan itibaren vazoyu çok beğenmiş salonun en güzel köşesine yerleştirmişti. Onu ilkokul sıralarından beri tanıyan arkadaşı neyi beğeneceği konusunda yanılmamıştı. Evlenene kadar yedikleri içtikleri ayrı gitmeyen ilkokul arkadaşını düşünmek oğlanlara olan öfkesini bir nebze dindirirken yüzüne bir gülümsemenin yayılmasına sebep oldu. Anılar zihnini istila etmişken onların sisi arkasından duyduğu zil sesiyle ayaklandı. Kapıyı açtığı anda hayretten bir çığlık döküldü etli dudaklarının arasından. Az önce zihnine hücum eden anıların baş kahramanı ilkokul arkadaşı Aslı hayatın yüzünden silmeyi beceremediği gülümsemesi, ışıl ışıl parlayan koyu kahverengi gözleri ve omuzlarından aşağı dökülen gözlerinin birkaç ton açığı dalgalı saçlarıyla karşısında duruyordu. Bir an ne yapacağını bilemedi. Oldukça şaşırdığını fark eden Aslı buralarda bir görüşme yapacağını ama birkaç saat ertelenince kendisini görmeye geldiğini söyleyince Emel’in aklına arkadaşını içeri buyur etmek geldi. Aslı içeri geçince elindeki tatlı paketini ona uzattı. Emel paketi alırken yıllardır görmediği arkadaşına sarılmayı düşündü fakat mavi takımıyla oldukça hoş görünen arkadaşıyla kendi lekeli tişörtü arasında gidip gelince bakışları, bundan vazgeçti. Arkadaşı salona geçince önce mutfağa giderek çay demleyip tatlıları tabaklara koydu ardından odasına giderek tişörtünü değiştirdi. Uzun zamandır kendisine kıyafet almadığı için giyecek bir şey bulmakta zorlandı fakat en sonunda bulduğu beyaz bir tişörtü üzerine geçirdi. İkram ettiği tatlı ve çay faslından sonra oturup arkadaşıyla iki çift laf edebildi. Yıllardır görüşmediklerinden olsa gerek muhabbetleri İstanbul trafiği gibi sürekli tıkanıyordu. Emel eşinden ve çocuklarından bahsettikten sonra anlatacak bir şeyler bulmakta zorlandı. Neyse ki Aslı konuşkan günündeydi. İşine olan sevgisi ilk günden beri bir gram bile eksilmeyen Aslı birkaç yıl önce kurduğu firmasında işlerin çok iyi gittiğinden bahsetti. Emel firmanın ününü duymuştu. Genç kızken kendisine heyecanla anlattığı hayallerini şimdi gerçekleştirebildiği için arkadaşı adına seviniyordu.


Aslı heyecanlı konuşmasına ara verdiğinde Emel konuyu başka yere taşıyarak Aslı’nın bir ilişkisi olup olmadığını sordu. Aslı’nın heyecanı bir balon gibi sönerken kısa bir süre önce bir ilişkisinin bittiğinden bahsederek ekledi: “Herkes senin kadar şanslı değil ki. Sen üniversitede doğru insanı buldun bense 40 yaşına geldim hâlâ arıyorum.” Emel arkadaşının sözlerine karşılık başını salladı fakat düşünüyordu: Doğru insanı gerçekten bulmuş muydu?

Aslı başka konulara geçiş yapmışken Aslı’nın çayını tazeleyip yerine oturan Emel dayanamayıp aklındaki soruyu diline taşıdı. “Okan’la hâlâ görüşüyor musunuz?”


Aslı konuşmayı bıçak gibi kesti. Emel’in sorusuna şaşırmıştı. Başını olumlu anlamda sallamakla yetindi. “Ne güzel. O nasıl peki?” diye sorularına devam etti Emel. Aslı bildiklerinin ne kadarını anlatması gerektiğini hesaplarken çalan kapı ziliyle rahatladı. Emel kapıyı açmaya giderken bin bir güçlükle sorduğu sorunun araya kaynayıp gideceğini düşünerek canı sıkıldı. Oysa yanılmıştı. Kapının önünde sorusunun cevabı kendisine tedirgin gözlerle bakıyordu.


Emel gördüğüne inanamadığından gözünü birkaç kez açıp kapadı ama Okan oradaydı. Çekingen bir sesle selam vererek içeri girip giremeyeceğini sordu. Birlikte salona döndüklerinde Emel, Aslı’nın Okan’ın gelişine hiç şaşırmadığını fark etti. Olanlara bir anlam veremezken Okan’a tatlıyla çay getirdi. Okan tatlısını yiyip çayını içerken kapının önündeki çekingenliğini atmışa benziyordu. Emel’e hayatıyla ilgili sorular sordu. Kendisi de işini batırdığını, şu an yeni bir sektörde iş kurmak üzere olduğunu anlattı. Eşiyle de ayrılıyorlardı. Hayatı pek istediği gibi gitmemişti fakat olanları öyle bir anlatıyordu ki insan tüm bunların çok iyi şeyler olduğunu düşünebilirdi.


Emel ne hissetmesi gerektiğini bilmeden Okan’ı dinliyordu. Burada olması tuhaf geliyordu fakat onu tekrar görebildiği için mutluydu. Yıllar kendisini olduğu gibi Okan’ı da yaşlandırmıştı ama her ne kadar aklından kovmaya çalışsa da hâlâ karizmatik olduğunu düşünüyordu.


Mutfakta Okan’ın çayını tazelerken duvardaki saate bir göz gezdirdi. Zaman kuş olup uçmuştu sanki. Çocukların gelmesine çok az kalmıştı. Emel yemeği nasıl yetiştireceğini düşündü. Misafire de “kalk git” demek olmazdı ki. Bu saatten sonra ne yemek yapacağını düşünmeye dalmışken arkasında ayak sesleri duyunca başını sallayarak düşüncelerini kovdu. Okan daha fazla tatlı olup olmadığını soruyordu. Emel tabağına tatlı ilave ederken “Arda neler yapıyor?” diye abisini sordu. Abisiyle Okan’ın arkadaşlığı da ikisi arasındaki talihsiz ilişki sonucu bitmek zorunda kalmıştı.


“Bilmiyorum. Bir süredir görüşmüyoruz.”


Okan’ın kaşları çatıldı. Emel’in korktuğu soruyu sormakta gecikmedi.


“Neden?”


O sırada zil bir kez daha çalınca Emel kendisini kurtaran zile teşekkür ederek kapıya koştu. Kapıda abisini görünce istemsizce kapıyı geri kapattı. “Kimmiş? Neden açmadın kapıyı?” sorularıyla irkilerek arkasını dönünce Okan’ın merakla kendisine baktığını fark etti.


“Abim gelmiş.”


“Artık lisede değiliz Emel, abin bizi birlikte görse kızacak değil,” diyerek güldü Okan.


Arda kapının yüzüne kapanmasından ötürü suratı beş karış salona girip de Aslı ve Okan’ı görünce somurtmaya daha fazla devam edemedi. İkisine de sarılınca Emel şaşkınlıkla onları izledi. Bu Arda ve Okan birbirlerinin ağızlarını burunları kırıp karakolluk olan Arda ve Okan mıydı?


Arda bir süre Emel’i unutarak diğer ikisiyle sohbet etti. Emel Aslı’nın abisiyle konuşurken göz süzmesini ve saçını geriye atmasını izlerken hayretle Aslı’nın hâlâ abisinden hoşlanma olasılığını düşündü. Bunun olmamasını umdu.


Derken abisi çantasından birkaç kâğıt çıkarıp Emel’e uzattı.


“Bunlar nedir?”


“Bahçenin satış işlemlerini başlattım senin imza atman gereken yerler.” Abisinin sözleriyle kan beynine sıçradı. Misafirinin olduğunu unutarak “Ne kadar kalın kafalısın. Anlamıyorsun değil mi? Ben bahçeyi satmayacağım,” diye bağırdı. Aslı ve Okan şaşkınlıkla iki kardeşi izliyordu.


“İyi de neden? Eline biraz para geçse fena mı olur?”


“İstemiyorum.”


Okan Aslı’yı kolundan dürterek ayağa kaldırdı. “Biz gidelim siz rahat rahat konuşun,” dediğinde Emel, “Buna gerek yok çünkü Arda şimdi gidiyor,” dedi.


“Sen şu kâğıtları imzalar imzalamaz gideceğim.”


“İmzalamayacağım.”


“Sırf inadından imzalamıyorsun değil mi?”


Emel ne kadar sakin kalmaya çalışsa da başaramıyordu.


“Hayır babam için yapıyorum. Orası onun en mutlu olduğu yerdi.”


Bu sözlerden sonra buz gibi bir hava esti evin içinde. Arda ne diyeceğini bilemiyor Emel’in yaşları akmaya hazır bekliyordu. Sessizliği yarıp geçen zil sesi oldu. Emel hışımla bugün hiç susmayan kapıya bakmaya gitti. Kapıyı açtığında gözyaşlarını daha fazla frenleyemedi. Dudaklarından titrek bir sesle “Baba!” sözcüğü döküldü. “İyi de nasıl burada olabilirsin?” diye sorarken boynuna sarıldı. Babası kızının gözyaşlarını silerken “Ne var bindim taksiye geldim işte. Sen onu boş ver de kim ağlattı seni böyle onu söyle. Abin olacak o hergeledir kesin,” dedi. Emel cevap verecek gücü kendinde bulamazken babası salona geçti. Emel kapıya yaslanıp bir süre kendine gelmeye çalıştı. İçeriden babasıyla abisinin yükselen sesini duyunca salona koştu. “Demek benim malımı satmak istiyorsun ha,” diye bağırıyordu babası.


“Baba bize bırakmadın mı sen o bahçeyi?”


“İsteyerek mi bıraktım be. Gittiğim yere götüremedim de ondan.”


“Neyse ne bizim artık o bahçe.”


“Ne istiyorsunuz bahçemden? Annen de yıllardır bir sevemedi.”


Emel araya girip girmemek konusunda kararsız kalırken zil bir kez daha çaldı. Annesini karşısında görünce “Sen de mi?” diye sordu. “Ben de mi ne? Kızımın evine gelemez miyim?” diye çıkıştı annesi. “Gelirsin de ne bileyim babamla birlikte temelli gitmiş gibiydiniz.”


Annesi Emel’i iterek içeri girerken “Babam demişken nerede o? Beni beklemedi sorarım ben ona hesabını,” dedi. Annesi önde Emel arkada salona girince “Handan sen de beni bir dakika yalnız bırak be kadın. Buradan kalkıp ta nerelere gittim dayanamadın birkaç ay sonra peşimden geldin. Şimdi de kızımın evine ziyarete geliyorum hemen damlıyorsun,” diye çıkıştı.


“Doğru konuş benimle senin kızınsa benim değil mi?” Babası bu sözleri cevapsız bırakarak abisiyle kavgasına geri dönünce annesi Okan’a laf attı bu sefer de. “Bunun burada ne işi var? Kocan biliyor mu o işe gittiğinde eski sevgilini eve aldığını.”


Emel’in yüzü utançtan pancar gibi kızarırken “Anne neler diyorsun öyle?” diye sordu. Bir kez daha çalan zilin sesi evdeki gürültüden kulaklara çok zor ulaştı. Emel annesi konuşmaya devam ettiği için kapıyı açmaya gidemedi. “Gerçi Okan seni ne yapsın artık? Şu haline bak ne kadar sefilsin.”


Emel yerin dibine girmek istedi. Annesi onu her daim eleştirirdi ama en azından bu kadar insanın içinde çenesini tutsaydı. Zil bir kez daha bu sefer daha ısrarlı çalınca ayaklarını sürüyerek kapıyı açmaya gitti. Eşi birkaç dakika kapıda beklemekten sinirli bir şekilde gözlerini kırpıştırırken “Erken geldin,” dedi Emel şaşırarak. Eşi buna cevap vermek yerine “Bu gürültü de ne böyle?” diye sorarak içeri girdi. Emel şimdi ne yapacağını düşündü. Eşi salona girince Okan'ı görecekti ona ne açıklama yapacaktı? Eşinin arkasından salona girince “Vay be parti vermişsin evde haberim yok,” dedi alayla.


“Kızım ailesini evine çağıramaz mı damat?” Babasının sözlerine karşılık “Size bir şey demiyorum babacım da, bu adamın ne işi var onu anlamadım,” dedi Okan’ı gösterirken. “Emel ısrarla çağırınca kıramadım.”


Emel Okan’ın sözlerine hayret etti. Onu kendisi mi çağırmıştı? Bir açıklama yapmak istedi fakat dudaklarından anlamsız birkaç sözcük döküldü sadece. Görüşü bulanıklaşmaya, kulakları uğuldamaya başlayınca ne olduğunu anlamadı. Vücudunun üzerindeki ağırlığın artmaya başladığını hissedince titreyen ellerini başına götürdü. Başının büyüdüğünü fark edince korkuyla bağırdı fakat küçük bir inilti çıktı sadece dudaklarından. Başı her geçen dakika biraz daha büyüyünce taşıması imkânsız hale geldi, bedeni boylu boyunca yere serildi. Çocuklar, diye düşündü. Çocuklar eve gelip de onu bu halde görünce korkuya kapılacaklardı. Salondaki gürültü almış başını gitmişti fakat konuşulanların tek kelimesini anlamıyordu. Kapı zili gürültüyü yırtarak acı acı çaldı. Bu sefer çocuklar olmalıydı. Yemek de yapmamıştı. Çocuklar ne yiyecekti? Başı biraz daha büyüdü.








60 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör

Evlen Cem