KÜÇÜK KIRMIZI ŞEYLER

Doğudan batıya camdan duvarların içinde, kuzeyden güneye uzanan topraktan tavalara dikildiklerinde yeni yılın ilk günleriydi. Kalın nasırlı parmak uçları ile, analarından dört çift kanat ile ayrıldıklarının üzerinden üç hafta ya geçmiş ya geçmemişti. Henüz birbirlerine anlatacakları hikâyeleri yoktu. Henüz kendilerine anlatacakları hikâyeleri bile yoktu...


Su aldıkça derinlere ilerleyen bacaklarından vazgeçmedikleri sürece yürüyemeyeceklerini bilmeden başlarıyla ışığa doğru uzandılar. Güneş daha dik düşüp bedenlerine vurdukça sanki gövdelerinde dolaşan kanları kaynadı; bedenleri dar geldi dışarı uğradı; temmuz başlarında nerdeyse yüzlercesi birlikte açıverdi. Bir sera dolusu kırmızı karanfil oldular.


Nasırlı eller yedişer karanfillik demetleri su ile doyurdu, sonra nazikçe kutulara koyup onları güzel şeyler görmek için para ödemesi gerekenlerin memleketine uğurladı. Aynı eller yevmiyelerini aldı. Kimi çeyizine aldığı tencere taksitini ödedi, kimi saçına röfle yaptırdı. Bazıları da kenara biraz para koydu. Zor günler için... İçlerinden biri sapları kırılmış, kutulara koymaya değer bulunmayan üç beş tanesini alıp ter içindeki koynunda eve taşıdı. Vardığında gündeliği babasına, çiçekleri anasına verdi. Uzunlu kısalı kırık saplar; eski, solmuş, neredeyse pembeye dönüşmüş, plastik sürahinin içinde evin önündeki çardağın altında akşam yemeğine eşlik ettiler. Radyoda çok eski bir türkü çalıyordu: Kırılsaydı Ellerim. Orta yaşlı adam başı önünde rakısını içiyordu. Temmuzdan beklenmeyen hafif bir meltem esti. Baba, ana, nasırlı ellerin sahibi hafifçe ürperdi. Adam gözlerinin dolduğunu kimse görmesin diye, “Ben uyumaya gidiyorum,” dedi. “Yarına çok iş var.”


Mezattaki demetlerden yalnız birini büyük bir hastanenin çiçekçisi aldı. İşler kötüydü. Artık pek çok servisin hasta odalarına gerçek çiçekler yollanamıyordu. Nadiren o da ancak koridora alınıyorlardı. Çiçekçi mutsuzdu. Yine de yeni doğum yapmış bir anneye karanfillerden hazırladığı sepeti defne ve kuşkonmaz dalları ile özene bezene süsledi. Kumral uzun saçlarına kırmızı kurdele takılmış, kucağında bebeği ile yatan anne, mahzundu. Bebeğine istediği ismi koymasına izin verilmemişti. Onu kocasının genç yaşta siyasi bir çatışmada vurularak ölen kardeşinin ismiyle çağıracaklardı. İçinde bir yer, bebeğin kaderinin hiç tanımayacağı amcasının kaderiyle aynı olacağı endişesi ile doluydu. Oda kapısının eşiğinde yaşlı babasının yüzünün yanında karanfil sepetini gördüğünde eğildi, bebeğinin parmağını sıkı sıkı kavrayan minik elini usulca öptü. Sıkıntısı biraz dağılır gibi oldu.


Demetlerden üçü şehrin en işlek caddesindeki çiçekçi dükkânına vardı. Güngörmüş, uzaktan akraba iki ailenin oğulları ile kızlarının düğününe şanlarına yakışır bir çiçek sepeti hazırlanacaktı. Çiçekçi kârını katlamak için ağustosta bolarıp ucuzlayacak glayörlerden birkaç tane kullanıp keskin dişli yapraklı karayemiş dallarının arasına bolca karanfil yerleştirdi. Hepsi birlikte çok gösterişli oldular. Böylelikle gelinle damadın masasına konulmayı hak ettiler. Yerleri süpüren uzun masa örtüleri, altlarındaki plastiği gizleyen süslü sandalye başlıkları, dar uzun eteklerin altında korselere hapsolmuş tombul orta yaşlı kadın popoları, gömleğin düğmelerini hafifçe aralamış adam göbekleri ve düğün pastasını bekleyip gürültüyle oradan oraya koşuşan çocuk kafaları seviyesinden tüm düğünü izlediler. Aynı hizada, zaman zaman masalarına uğrayanların takılarını kabul etmeye ayağa kalkan gelinin belinde saten parlak bir kurdele vardı. Zamansız beyaz glayörlerin kırmızı karanfillerin arasında durduğunun tersine, kırmızı kurdele de bembeyaz gelinliğin üzerinde kibirle salınıyordu. Kahkahalar da en az davet kadar gösterişliydi.

Çiçekçideki diğer demetler satılmadı. Çiçekçi onları solmasınlar diye soğuk hava deposuna kaldırdı. Ay sonuna doğru yarım asır sahnelerde kalmış bir tiyatrocunun cenazesi için çelenk istendiğinde soğuk hava deposundan alınan demetlerden biri uzun sapları başlarına yakın bir yerden kesilip kuş teleğine benzeyen eğrelti otları ile sade bir çelenk oldu. Önce tiyatro sahnesindeki törene gittiler. Yaşlı tiyatrocuyu yıllardır görmeyen arkadaşları, tiyatroyu doldurmuş diğer oyunculara ölenin nasıl güzel temsillerde rol aldığını, ne harika olduğunu anlattılar. Fonda Jacqueline Du Pre, Jacqueline’nin Gözyaşları’nı çalıyordu. Soğuk hava deposunda beklediklerinden midir nedir terleyen karanfillerin üzerinde gözyaşına benzeyen küçük damlacıklar birikti. Böylelikle onlar da bu elit gösteriye tüm kırmızılıkları ile katıldılar. Ardından cenaze ile birlikte mezarlığa bırakıldılar. Çöpçü iki üç gün sonra onları çıtalardan ayırdı, çıtaları anlaştıkları çiçekçiye, solan çiçekleri ve yaprakları da konteynere attı.


Son demet satılamadı. Çiçekçi böyle zamanlarda ikinci el zamanı gelmeden, eskileri büyük bir süpermarkete gönderirdi. Aynı günün akşamında, market arabası ağzına kadar dolu bir adam, cep telefonundan gelen uyarıya bakıp yirminci yıllarında eşi için aceleyle onları da aldı. Diğerleri ile birlikte süpermarketin logosu yazılı kırmızı naylon poşetle eve kadar taşıdı, tam kapıya vardığında daha etkili görünsünler diye karanfilleri taşıyan poşeti çıkarıp apartman girişindeki boşluğa savuruverdi. Adam ve kadın karanfillerin hatırına o akşam seviştiler.


Hikâyeleri yazılan tüm küçük kırmızı şeyler olanları anlatmak üzere tekrar bir araya gelemedi, beton kentin orasına burasına savrulup gittiler.


Ha bir de unutmadan; apartman boşluğuna savrulan poşetin dibine düşmüş tek karanfili kâğıt toplayan bir çocuk bulup atının martingal kayışının altına iliştirdi. Düşmesin diye kirli kayışı biraz daha sıkıştırdı. Yorgun at başını biraz daha öne eğdi. Çocuk ise günün soğurduğu neşesine tekrar kavuşmuş gibiydi. Arabasını çekip uzaklaşırken bir ıslık tutturdu. Ya ne yapsındı? Kırmızıya hiç dayanamazdı. Annesinden böyle görmüştü...





42 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör

Evlen Cem