İSVİÇRE TRENİ


Bern Tren İstasyonu’nda Zürih trenini bekliyorum. Saat 19.07. Tren 19.23’te gelecek. Yolculuk elli dakika.


Peronda beklerken düşünüyorum. Zamanı hissederek zaman hakkında düşündüğüm yer burası. İsviçrelilerin dakikası aksamayan tren saatlerine ve dakikalar arası zamanın esnekliğine şaşırmamak elde değil.


Trenleri hamile annelere benzetiyorum. Gidecekleri yere varmayı bekleyen yolcular ise, tüm eylemsizlikleriyle anne rahmindeki bir bebek gibiler.


Varmak, ben Türkiye’de yaşarken çok önemliydi. Bir yere varmak, bir kimseye varmak… Varışımız. Doğmak kadar mühim.


Bu ülkeye iki yıl önce taşındım ve burada, varmanın ahım şahım bir tarafı yok. Zamanlamalar o kadar tıkırında ki, varamamanın acısını çekmediğin yollarda, varmanın mutluluğuna da erişemiyorsun. 19.23 trenine biniyor ve 20.13’te o trenden iniyorsun. Hayatın planlılığı trenlerden başlıyor. Bir gün içinde yüzlerce kişi, istasyonlardaki o koca saatlere göz atıyor. Saate doğru, saatin önünde, yelkovanın paralelinde, akreple sırt sırta yüzlerce temas biçimi kuruluyor. Saatler kendisini her yerde hatırlatıyor.


Mesela Bern AltStadt. Kocaman bir saat var orada. Gerçek bir işlemecilik harikası olan o saat, sokakta yakaladığı herkese saat başı sesleniyor.


“Hey! Bana bakın. Size dedim, hey! Burada benim kurallarım geçerli.”


İsviçre’de saat her yere hükmediyor. En başta da yolculuklara. Saat böylesine hükümdar olduğu için içsel yolculuklar çok nadir. İşte olsa olsa tren yolculuklarında başına gelenlerden oluşabiliyor o içsel yolculuklar...


Başa gelenlerden biri rötar mesela. Trenlerde zaman zaman rötar oluyor ve bu çok olağan dışı karşılanıyor. Nasıl geç kalabiliriz sıkıntısı da değil üstelik bu. Nasıl olur da zamanla yapılan iş birliği böyle beyhude bir sebepten bozulabilir içerlemesi. Herkesin hayal dünyası, tepkisi, tepkisizliği, çağrışımları bu rötar esnasında ayrılıyor. İç sesleri duyamasak da, o sesler tüm benzersizlikleri ve ahengiyle renkleniyor. Saate güvenememek, sorgulanmaya değer zamanın varlığıyla yüz yüze getiriyor insanı.


Saate bakıyorum: 19.10. Bern Tren İstasyonu’ndayım ve bir sigara yakmışım. Sigara bıyıklarımın altında, içiyorum. Tek elimden çıkardığım eldivenim yere düşmüş, yerden almamışım. Simsiyah ve sevdiğim bir eldiven. Ama şu an benim için bir önemi yok. Kalkarken alırım. Alamazsam da kayboldu der, biraz üzülürüm. Sonra unuturum, belki de unutmam ve hep bir benzerini ararım. Bilmiyorum. Tam şu an sadece sigaramın dumanıyla ilgiliyim. Kaç yıldır bu şehirdeyim, tren beklerken yaktığım kaçıncı sigara, hala dumandan halka çıkarmayı öğrenemedim. İç içe geçen irili ufaklı dumandan halkalar… Hayallerimi o dumanlardan geçiremedim. Canım buna biraz sıkkın.


Zürih treni ufukta görünüyor. Saat 19.21. Zürih’e gitmek için ne zaman bu perona gelsem, acaba payıma trenin hangi kısmı düşecek diye meraklanıyorum. Genelde ikinci sınıf vagonların başladığı yeri tahmin ederek, peronun ortasında bekliyorum. Daha isteksiz olduğum bazı günlerde, birinci sınıf vagonlardan birine dalıyor, içeride yürüyorum, ki bu aslında hiç keyifli bir eylem değil. Dar koridorlar boyunca lüzumsuz bir yolculuk.


Bugün de keyfim yok. Kahveye ihtiyacım var. Trenin ortasındaki lokantadan kahve almak için o dar koridorlarda yürümeye başlıyorum.


Kahveden beni alıkoyan ilk şey, çarptığım şişman adam oluyor. Adam tüm ihtişamıyla koridor tarafında oturmuş ve saatine bakmakta. Ben de saati merak ediyor ve hızla koluma bakmak istiyorum. Tren biraz önce hareket ettiğine göre saat tahminimce 19.25. Adamın tam yanından geçerken kolumu hızla kaldırmamla birlikte, kafasına çarpıveriyorum. Kafası öne doğru seken adam, elindeki buzlu portakal suyunu kumaş pantolonuna döküyor. Özür dilerken açılan ağzımdan dökülen portakal suyunun taze kokusu giriyor ve hayali tadı alır almaz canım o portakal suyunu lıkır lıkır içmek istiyor. Gözüm adamın bileğindeki parlak kol saatine takılıyor. Saat 19.26.


Portakal suyunun kokusu henüz beni terk etmemiş halde, şişman adam üstünü temizlerken, özür ve söylenme arası diyaloğumuzu geride bırakıp diğer vagona doğru seyrediyorum. Bahsettiğim seyretmek değil, yola devam etmek aslında. Kahveyi nasıl alsam diye düşünürken, bu kez de dedeme çok benzeyen bir yaşlı adam görüyorum. Pencere kenarında uyukluyor. Yaşlılara ayrı vagonlar yapmalılar diye düşünüyorum. Çünkü kafasını koyduğu pencere üşüyebilir ve bu üşüme bir yaşlının kafası için çok acımasızca. Penceresi ısıtmalı trenler hayal ediyorum. Neden olmasın, madem sessiz vagonlar var, saat 19.23'te kalkan başka bir trenin pencereleri ısıtmalı vagonları da olmalı.


Fikrimin zihnime taktığı kanat ve görüş alanımdaki o şişman adam beni çocukluğuma götürüyor. Altıncı ve yedinci vagon arasındayken Ankara’da Işık Apartmanı’na gidiyorum. Dedem purosunu yakmış ıslık çalmakta ve karşıdaki sokağı izlemekte… Dedemin kokusunu duyuyorum. Portakal suyu ve dedemin kokusu birleşiyor. Yedinci vagona geldiğimde içinde bulunduğum melankolinin ağırlığından şöyle bir durma ihtiyacı duyuyor ve pencereden dışarıyı izliyorum. Pencereden hızla kayan ağaçlar ve elektrik direkleri… Demiryolunun sesi…


Yolculuk bir buz pateni pisti. Zaman yolculukta kayıyor. Tren, zamanın yolculuğunun en efsanevi tablosu. Bern’den kalkalı dakikalar olmuş, Zürih’e varmak üzere yoldayız.


Durduğum yerden manzarayı seyrediyorum. Burası en gürültülü vagon. Tüm yeni yetme ergenler bir mıknatıs gibi birbirini çekerek toplanmış ve her taraf leş gibi bira cips kokuyor. Hayal kurmak için o kadar uygun bir yer değil ki burası! Dedemi ve Ankara’yı düşünmek burnumu tıkamış olmalı. Ne de olsa nostaljinin kendine has bir kokusu var.


Ayılmış halde, vagonu değiştiriyorum.


Lokantaya geldiğimde hayal kırıklığından ölmek üzereyim. Restaurant tadilatta. Kahve aşermenin bu derece güçlü bir anı ile daha önce hiç sınanmadığımı fark ediyorum. Anlatamayacağım kadar üzgünüm. Tam o sırada, bir mucize gibi arkamdan yiyecek arabasının tekerlek sesleri geliyor. Tekerlek sesi beni üzüntü kuyusundan çıkarıyor. Kahve ayağıma geliyor. Gele gele kağıt bardakta bir filtre kahve ama olsun, ağzımı ve deliye dönmüş damağımı susturabileceğim için çok mutluyum.


Kahveyi alıp, biletimde yazan vagona giderken portakal suyu kokusundan artık eser yok. Ama o da ne! Tanıdık bir ses işitir gibi oluyorum. Aksanlı bir Almanca ile yer soran bir ses. Sanki eski sevgilim Ayşegül'ün sesi bu. Buraya çalışmaya gelip, Türkiye'ye geri dönmediğim için terk etmişti beni. İçimden “Yok daha neler,” diyerek korku, heyecan, inkâr seliyle irkiliyor ve hepsini örten bir soğukkanlılıkla kahveme bakıyorum. Kahrolası kahve, hem kendisine muhtacım, hem de çok lezzetsiz. Bana acizliğimi ve beklentisi karşılanmayan insanın tadı kaçmışlığını hatırlatan, şu an içine gerçekten tükürmek istediğim kahvem! Kahvem bile demek istemiyorum aslında, sahiplenmek istemiyorum. Restaurantı kapalı bu aptal Zürih treninin kıçı kırık kahvesi. Saatler tam zamanında olsa ne olur! Yine de kol saatime bakıyorum. Saat 19.30.


İçimden neden birdenbire bu kadar öfke taşıyor anlamış değilim. Ayşegül'ün sesini anımsatan ses dalgası ayarlarımı bozmuş olmalı. Ayrılırken İsviçre'ye taşınmamla ilgili suçlamaları kapladı belki de zihnimi. O zehirli suçlamalar. Onu unutmak için çok uğraştım.


Sesi bir kez daha duyuyorum ve ne yazık ki, bu oldukça yakından bir ses:


“İnanamıyorum!” diyen bir ses. Kafamı çeviriyorum ve olamaz, bu o. Başım dönüyor, elim ayağım titremeye başlıyor, ben de inanamıyorum. Onu senelerdir görmemiştim ve şu an Zürih treninde müthiş bir hızla saniyelere bölünüyorum. Zaman hem duruyor, hem akıyor. Ağaçlar daha hızlı cama vuruyor. Batmış güneşin indirdiği karanlık perde, üzerimizi iyice karanlığa boyuyor ve saat 19.33’ü vurduğunda ben ancak yutkunmayı hatırlıyorum. Temizlediğim boğazımdan bir cümlecik çıkıyor.


"Ben de inanamıyorum."


Bir damladan ibaret ve görünmez olan gözyaşım hem kahveme, hem de cümleme düşüyor. Çünkü Ayşegül hâlâ, ona ilk âşık olduğum gün kadar güzel. Canım acıyor.


İsviçre'de ne işi var bilmiyorum ama bunu konuşmak için zamanımız olacağa benziyor. O, sormadan yanıma oturuyor. Sessiziz. Sessizlik sonsuza dek sürsün istiyorum. Ama sessizliği bozuyor.


“Zürih’e mi?”

Sorusu ne kadar saçma! Sanki yolculuğun ortasında, tek varış noktası mevcut bu trenin kapalı kapılarından dışarı atlamak, sık sık yapılan bir şeymiş gibi. Eski sevgiliyle karşılaşılınca hep tek cevaplı sorular kaplar zaten havayı. Mikroplu bir hapşırığın kaçamayacağın dağılışı gibidir havadaki gerilim esintisi. Oysa ki ayrılığa demir attırmış olayların geride bıraktığı onca cevapsız soru varken, ne büyük bir kandırmacadır bu... "Ayşegül neden benimle İsviçre'ye taşınmak istememişti?", "Verilmiş onca söze rağmen,

neden bir anda bu ilişkiden çıkıp gitmişti?", "Ben neden inat edip Türkiye'ye dönmemiştim?", "Burada yaşamak ne zaman arkamı yasladığım aşk dolu ilişkimden daha önemli hale gelmişti?", "Ayşegül'ün burada ne işi vardı?" ve "Saat kaçtı?"


Saatin kaç olduğunu bilmiyorum. Zürih treninin zamanı çizili yolculuğunda bir kara delikle karşılaşmış ve kaybolmuş gibiyim. Saatime bakmak istiyorum ama gücüm yok. Boğazımda bir yumru ve hecelerim engelli. Aklımdaki soruların hiçbirini sormaya yeltenmiyorum. Çünkü duygularımın sis perdesinin arkasından çok iyi biliyorum ki, bir zamanlar çok sevdiğim bu kadınla hayatlarımız artık paralel değil, zaman ikimize değil, ayrı ayrı akıyor. Yolculuk bir sakız gibi uzarken, Zürih’e varmanın benim açımdan taşıdığı öneme şaşırıyorum. Saniyeleri dolduramamanın anlamıyla bu saatler ülkesinde daha önce hiç karşılaşmamıştım. Demek ki hiçbir yerden ve duygudan bu denli kaçmak istememiştim. Oysa trene binmeden önce içtiğim o sigara ne güzeldi, sadece siyah eldivenimi düşünmek ne güzeldi. Geçmişin ayağıma takılmadığı bir elli dakika olasılığı ne güzeldi. Arkada bıraktığım vagonlar ne güzeldi. Kahveyi bulduğum ve ilk yudumu bıyıklarımla buluşturduğum o an ne enfes bir zaferdi.


Sessizliği ve kendi içime kaçmışlığımı bir kez daha Ayşegül bozuyor.


"Saat 20.10. Varmak üzereyiz."


Evet varmak üzereyiz. Acelem var diyerek, önce ben ineceğim. Önce saate, sonra pencereden dışarı bakıyorum. Ufukta Zürih İstasyonu görününce, anonsu duyuyorum ve Ayşegül'ün iç geçirişini duyuyorum. Kafamı çeviriyor ve onunla istemsizce göz göze geliyorum.

“Ben evlendim ve İstanbul’dan Zürih’e yerleştim.”


"Vay canına… Mutluluklar Ayşegül."


Konuşmamız Almanca anonsla iç içe geçiyor. Demir yolundan gelen ses boğazımdaki hırıltıya karışıyor. Ben ruhen demir yoluna karışıyorum. Tren çoktan durmuş. Dedeme benzeyen yaşlı adam trenin ikinci katından yavaşça iniyor. Yeni yetme ergenler tüm gürültüleriyle istasyona adımını atmış bile. Kafasına çantamla vurduğum şişman adam da indi mi acaba? Her gün yüzlerce gözün baktığı istasyon saati 20.13’ü gösteriyor. İnmeliyim.


Yıllar sonra karşılaştığım ve bizi, bu ülkeye taşınışımın ayırdığı Ayşegül'ün son cümlesi kulağımın pikabında takılı, başa sarıyor. Pencereden son kez bakıyorum. Ayşegül gitmiş bile. Demek bir başkası onu bu ülkede yaşamaya ikna etmiş. Demek Ayşegül onu benden daha çok sevmiş. Artık buralarda yaşıyor ve bunu bana söylememiş demek.


Saat 20.13'ten 20.14'e doğru görünmez yolculuğunda. Ben, kalbimin orta yerine çökmüş yetersizlik duygum, bir kez daha canlanan terkedilme sancım ve cebimde 19.23-20.13 arası yaşadıklarım, bir tren bileti gibi kesilmiş, herkes kendi zamanını yaşarken, bana bir tokat gibi çarpmış bu yolculuğun bitiminde istasyonda yürüyor ve sonsuza dek donuyorum.











31 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör

Derdo