GERİYE KALAN


“Kadınlar, bir yazma, bir renk, bir devinim... Karıncalar kadar

olağan... Payları karıncalar kadar hayatta.

Göçerler, trenleri tanımadan…”

Sennur Sezer


Minibüs yine toprakla dolmuştu. Köyden yaylaya her gidişlerinde böyle olurdu. Yaz, kış fark etmez, içerisi toz dumana karışır, nefesler tıkanırdı.


Başını, dayadığı camdan kaldırdı. Yanında konuşulanları duymuyordu. Gülüşmelerin nedenini anlamamıştı. Aldırmadı da. Kaç yıl önceydi diye düşündü. Hani birlikte kalmışlardı yayla evinde babaannesiyle de, ertesi sabah ne var ne yok bütün “göçü” öküzlerin çektiği bir kızağa yükleyip, köye temelli dönmüşlerdi. Son yayla yolculuğuydu bu. Kızı yaşlarındaydı. 6 yada 7 belki. Babaannesiyle tek gözlü ahşap yayla evinde aynı yatakta uzanmış, maniler, masallar dinleyerek uyuyakalmıştı. Gün içindeki hiddeti uçup gitmişti babaannenin de. Ki o da dedeye karşıydı sadece. Kendisinden beş yaş küçük kocasını durmadan azarlamayı huy edinmişti. Oysa ne hoş adamdı Halil Dede. Ne sorsak gülümser, ne sunulsa şikâyet etmeden yer, kimseyle yüz göz olmadan yaşayıp giderdi de babaanneye yaranamazdı işte. Kim bilir nasıl evlenmişlerdi ya da evlendirilmiş… Yaşı kırka gelmişken, tam şu anda mı bunu düşünmüştü! İlk kez… Utandı kadın...


Babaannenin hiddeti, belki de dedenin gençlik zamanlarındaki öfkesine cevaptı. Ya da belki sevdiği biri vardı da verivermişlerdi bu “küçüçük” oğlana onu… Kim bilir. Şimdi bunu bilecek kimsenin kalmadığını düşündü bir an. Bir değil bir kaç devir kapanmıştı gideli buralardan. İstanbul’daki evin olduğu mahalleden de kaç kişi eksilmişti. Ev ev düşündü, saydı. Yaptığına güldü. Ama işte ortada duruyordu, görmek istemediği gerçek. İnsanlar göçüyordu bu dünyadan. Bazısı hiç yaşamamış gibi hem de.


Yayla köpeklerinin havlamaları böldü hesabını. Kaç eve daha uğrayacaktı zihninde de, gelmişlerdi işte… Neredeyse bir saate yakın süren yolculuk bitmişti. Annesinin bu yolu bazı günler iki kez yürüdüğünü söylediğini hatırladı. İki kez, sırtında yükle nasıl inilir çıkılır bu yol, aklı almadı. Sırf o olsa yine iyiydi; hiç bitmeyen işlerle gün aymadan kalkar, durmadan koştururlardı. Köyün bütün kadınlarının onca işin altından nasıl kalktığına bir daha şaştı kaldı.


Bir şamata halinde minibüsten indiler. Karşısına çıkan yayla çeşmesi annesini hatırlattı yine, zaten ne hatırlatmıyordu ki… Şimdiki zamanın kolaylığını fısıldıyordu cümle; “akan suda bulaşık yıkamaktan şikayet mi edilirmiş.” Öyleydi işte, şehirde “akan su” vardı, daha ne olsundu. Şartlar böyle “konforlu”yken dert yanmak ayıptı. Yıllar boyu güğümlerle su taşımış bir kadının konfor anlayışı tabi ki böyle olacaktı.


Minibüsün durmasıyla köpeklerin koşup yanlarına gelmesi bir oldu. Aman Allah’ım, ne kadar büyüktüler ve gözleri ne kadar mahzundu. Bir yandan korkup bir yandan acıyordu insan. Yanlarında getirdikleri ekmeklerden verince sakinleşti hayvancıklar. Birini çok eskiden tanıyordu, kahverengi olanı. Uzun uzun bakıştılar onunla. Sonra köpek daha fazla ekmek verilmeyeceğini anlayınca basıp gitti yanından, az ötedeki koyun ağılının yanında durdu.


Aklı bu sefer daha yakın geçmişe aldı götürdü onu. Yedi yıl önce aynı yolu dikiz aynası olmayan bir arabayla gelip, bu koyunlardan birini alıp geri dönmüşlerdi; ama o sefer annesi de vardı. Bastığı yerleri, dokunduğu otları düşündü annesinin…


Koyunlara biraz daha yanaşmıştı ki yanı başına kurulan çadırın içinden, yaşını kestiremediği bir kadın çıktı. Sonradan hatırladı onu, Hacer’di. Erken yaşlananlardandı. Ön iki dişi düşmüş, başında kirli bir yazma… “Hacer nasılsın?” diye seslendi biri kadına. Yorgun gözleriyle kafasını o tarafa çevirdi, duyulur duyulmaz bir sesle “İyiyim,” dedi Hacer. O kadar. İlgilenmiyordu belli ki karşısındakinin nasıl olduğuyla.


Sadece ismiyle seslenilmiş olmasını garipsedi kadın; “Hacer Abla” denmeliydi sanki kadına, seslenen daha küçüktü ondan. Hacer üç çocuğu, kaynanası ve kocasıyla, kendi köylerinin yaylası olmadığı için, koyunlarını her yaz buraya getirirmiş. Bunu duymuştu bir yerlerden de yaşının otuz sekiz olduğunu ilk kez o gün öğrenmişti. Olamazdı. Sanki otuz sekiz yılı iki kere yaşamıştı Hacer. Öyle yorgun, öyle bıkkın. Köyler onun gibi kadınlarla doluydu, biliyordu da görmek başkaydı. Göz göze gelince sordu Hacer, “İstanbul’da yaşıyonuz değel mi?” Belli ki Hacer onu hatırlamamıştı. Kadın “Evet” dedi. Sağı solu dağlarla çevrili, kuş uçmaz kervan geçmez bu yaylada, hayata küsmüş Hacer’e, “Hayır Almanya’da yaşıyorum,” diyemedi. Sanki ayıp olacaktı bunu söylemek. Belki saçmaydı bu düşünce ama öyle hissetti. Oysa Almanya da yıllar önce köyünden kalkıp gelmiş Hacerlerle doluydu. Giden köyünü özlemişti, kalan gidene gıpta etmişti. Hayat böyleydi. Herkes olmadığı yerde olmak isteyerek deviriyordu günleri.


Annesini düşündü… Yine… Son gelişlerinde ne çok üzülmüştü Hacer için. “Gençliği çürüdü burada,” demişti. Alması gerekenden iki kilo daha fazla peynir almıştı ki bir yararı dokunsun. Herkes kendince haksızlığa uğramış olduğunu düşündüğü kişiyi mutlu etmek istiyordu işte. Annesi de iki kilo fazladan aldığı peynirle denemişti şansını. Ha, bir de koyun. Almanya’dan gelen kızının şerefine... Kesilip dağıtılacak.


Babası seçti koyunu. Pazarlığı tabi ki Hacer’in kocasıyla yaptılar. Bu işlerde kadına söz düşmezdi, para erkeklerin işiydi. Hacer’in tıknaz kocasıyla, onunla yan yanayken uzun boyu daha bir belirgin hale gelen babası, birbirine kenetlenmiş ellerini bütün güçleriyle sallaya sallaya sonunda bir fiyatta anlaştılar. Üzerine kına mı boya mı olduğunu anlamadığı kızıl bir renk sürülmüş beyaz koyunu aldılar. Koyun önce hiç nazlanmadı, arabaya konulunca debelendi biraz. Yayla yolundan aşağıya köye doğru, yanlarına bir de koyun ekleyerek dönmüşlerdi o gün…


Yedi koca yıl geçmiş o günün üzerinden diye düşündü. Ayağıyla yerdeki kurumuş otları ezdi. Sarı yayla çiçeklerini aradı gözleri, bulamadı. O günden beri yaylanın yedi kere kuruyup, yedi kere daha çiçeklendiğini düşündü. Dünya yedi kere güneşin etrafında dönmüştü. O zamanlarda doğan bebeler şimdi yedi yaşına varmışlardı. Sarılmayalı yedi yıl olmuştu. Yedi, yedi, yedi… Nefret etti bu sayıdan. Yedi yıl önce birlikte topladıkları sarı çiçekler, evinin baş köşesinde, en sevdiği kitapların yanı başında duruyor ve nasılsa hâlâ çok güzel kokuyordu. Annesinin kendi elleriyle dikip büyüttüğü kuru fasulyeler vardı sonra. Eli gitmemişti ki pişirsin. Öylece kavanozda kalakalmışlardı. Annesinin eli değmişti onlara, bitmesindi.

İki araba daha yanaştı o bunları düşünürken yanlarına. Kimisi akraba, kimisi bir yerlerden tanıdık yüzler indi arabalardan. Belli ki köylüleri. Herkes bir şeyler aldı Hacer’den, sohbet etti. Bedenen var olduğu bu yerden, ruh olarak çoktan ayrılmıştı sanki. Kahkaha seslerini arkasında bırakarak, yıkık dökük, zor bela ayakta duran yayla evlerinden birine doğru ilerledi. Kapısı ardına kadar açık olan tek gözlü eve adım atmıştı ki yarı ucu toprağa gömülü kırmızı bir şey ilişti gözüne. Eğilip aldı. Her yanı çamura bulanmış bir toka elinde dondu kaldı. Rüzgârla yüzüne çarpan dağınık çocuk saçlarının kokusu geldi burnuna. Gecesinde babannesiyle uyuduğu yaylanın o son sabahında, bulamadığı için çok üzüldüğü kırmızı toka onu beklemişti işte yıllarca… Evirdi çevirdi, inanamayan gözlerle baktı tokaya. Arkasından gelen ses böldü hayretini; “Nasıl da tanıdın hemen evinizi!” Tanımamıştı… Tesadüftü belli ki, ya da hayat böyleydi; tokanın sahibine kavuşası gelmişti… Dönüp gülümsedi halasına.





117 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör