Evlen Cem

Yine yağmur yağıyor. Günlerdir kesilmedi mübarek. Koca karanlık bulutlar hiç gitmeyecek gibi asılı duruyor gökyüzünde. Dışarının kasveti içeri sızmış, sis gibi çöken sigara dumanı ve her şeyin gölgesini büyüten şu loş ışıkla bir olup salonu ele geçirmiş. Nefes almak gelmiyor insanın içinden, hava ile birlikte bu gam, bu keder de girecek, zift gibi yapışacak sanki ciğerlere.


Ceket koltuğa gelişigüzel atılmış. Kumaş pantolonla gömlek buruş buruş. Gevşettiği kravat hâlâ boynunda. İşten mi kaytardı bu? Üstünü bile değiştirmeden çuval gibi de koltuğa yığılmış. Ve daha şimdiden başlamış demlenmeye. Bol isli bir single malt. Ağzının tadını da iyi bilir it herif. Kaçıncı kadeh bu acaba? İnşallah ilktir. Sarhoş muhabbeti hiç çekilmez şimdi.


“Oo beyim? Gömülmüşsünüz koltuğa, almışsınız İskoçyalıyı da yanınıza, keyfiniz yerinde bakıyorum.”


Hiç istifini bozmadan kadehten irice bir yudum alıyor.


“Hey! Kime diyorum?”

Yine bir sessizlik.

“Cevap versene oğlum!”

“Şerefine.”


Alaycı bir ton var sesinde. Neşeli değil, kaşları çatık bir alaycılık.


“Neyin var Cem? Bir şey mi oldu?”

“Yok be abi. Canım sıkkın biraz.”


Gözü hep yerde, halıda. Robert Cray de döktürüyor arkadan içli içli. Biraz değil bunun canı bayağı sıkkın galiba.


“Anlatacak mısın, yoksa benim tahmin etmemi mi bekliyorsun?”

“Kâhin olmaya gerek yok ki. Her zamanki mevzular işte. Nur’la tartıştık da ona bozuldu kafam.”

“Gene mi? Bir bitmediniz ya! Nedir oğlum sizin derdiniz? Ne oluyor böyle zırt pırt kavga gürültü?”

“Derdimiz belli be abi. Evlilik mevzusu işte, biliyorsun sen de. ‘Neyiz biz şimdi?’ diye sorup duruyor.”

“Ha o mesele.”

“Aynen o mesele. Ama bu sefer fena kapıştık. ‘Niyetin ciddi değilse, oyalama beni boşuna’ dedi.”

“Niyetin ne peki?”

“Ne bileyim ya! İyi kız, hoş kız. Beni çok seviyor biliyorum. E iyi de anlaşıyoruz. Kavga etmediğimiz zamanlarda yani.”

“O kadarını biz de biliyoruz. Niyetin ne diye sordum Cem. Kıvırma şimdi.”

“Bilmiyorum abi, kafam karışık.”


Karışık kafasını kaldırıp tavanı seyrediyor boş bakan gözlerle.


“Niye takarlar şu evliliğe hiç anlamam.”


Sanki aradığı cevap orada gizliymiş gibi bir süre daha bakıyor tavana. Okuyamamış olacak ki kadehe çeviriyor gözlerini. Biraz daha anlatsın, döksün içindekileri diye bekliyorum. Ama konuşmuyor. Bunun bu susmaları deli eder adamı.


“Evlen Cem.”

“Ne?”


Aniden kaldırıyor kafasını. Önce hayretle açılıyor gözleri sonra da dünyanın en saçma şeyini söylemişim gibi buruşturuyor suratını.

“Dalga geçmiyorum oğlum. Vallahi bak. Madem kız istiyor, evlen sen bununla.”

“Sen ciddi misin abi?”


Ona kalsa itiraz edecektim ben. “Evlenme” diyecektim, üstüne bir ton laf edip, kafasını karıştıracaktım. Karar vermekten kaçınıyor ya kuş beyinli, aklı sıra beni bahane edip sıyrılacaktı. Ben yekten evlen deyip ters köşe yapınca hesabı şaştı. Şimdi kimin donunu giyeceğim diye düşünüyor salak! Hiç umutlanma beleşçi! Yemezler, hayvan terli!


“Evet. Hem de çok ciddiyim. Niye şaşırdın ki bu kadar?”


Sigarasından derin bir nefes alıp tutuyor içinde bir süre. Dudaklarını araladığında duman da yavaşça kayıyor ağzından dışarıya doğru. Üflemiyor bile, bırakıyor kendi haline. Hayatı da böyle yaşıyor.


“Ne bileyim? İlk defa evlilik hakkında olumlu konuştuğunu duyuyorum.”

“Orada dur bakalım Cem Efendi. Müesseseyle ilgili bir derdim yok benim. Öyle olsa en başta ben atmazdım o imzayı. İsteyen evlensin, Allah mesut etsin. Ben, herkes evlenmek zorunda değil diyorum. Bazı insanların karakteri uygun değil evliliğe.”


Yine elindeki bardağa dönüyor bakışları. Dikip kafaya, iki yudumu bir seferde yuvarlıyor.


“Ben çok mu uygunum yani evliliğe?”

“Yok, yanlış anladın. Sen hiçbir ilişki için uygun değilsin. Ama evlilik sana çok uygun. Oradan yırtıyorsun.”


Tepki vermesini istiyorum. “Ne diyorsun?” desin, kızsın, bağırsın, sağı solu tekmelesin istiyorum. Oysa sadece ekşi suratıyla salak salak sırıtıyor.


“Susma be abi, devam et. Madem gömüyorsun, iki toprak daha at.”


Hiç değişmeyecek. Üstüme gel, damarıma bas. Kendine itiraf edemediklerini bana söylet. Çatal dilli ben olayım, mağdur sen. Peki Cem Bey, siz kaşındınız.


“Sinemada film seyreder gibi yaşıyorsun oğlum. Kurulmuşsun seyirci koltuğuna, ne çıkarsa bahtına.”

“Ne saçmalıyorsun abi sen ya! Sinema minema, ne ayak şimdi?”

“Aksiyon yok oğlum sende. Oturuyorsun koltuğa, başlıyorsun seyretmeye. Beğenmediğinin kanalını değiştirmiyorsun, öyle mal mal bekliyorsun bitmesini programın. Beğendinin de sesini açmıyorsun. Olana eyvallah diyorsun hep. Eline kumandayı aldığını bir görsem. Akışına bırakıyorsun her şeyi. Gelişine demi vole işte.”

“Uyumlu olmak suç mu yani?”

“Uyumlu olmak değil, bokunu çıkarmak suç! Ulan saksıdaki çiçek bile güneşe göre çeviriyor yapraklarını. İnsan tepki gösterir. Mutlu olur mesela, daha çok ister. Mutsuz olur, uzaklaşır. Kızar, özler, korkar, ister. Ve bunu, söyler! Git der, kal der, bir daha yap der, bir daha yapma der. Sen hep sessizsin, hep tepkisiz.”

“Evlenmekle ne alakası var bunun şimdi?”

“Evlenince, Nur senin yerine düşünecek her şeyi. Kimle görüşeceksin, kimle konuşacaksın, tatile nereye gideceksin, nerede oturacaksın. Hepsini karın halledecek. Sen de salonun en güzel koltuğuna kurulup, hangi filmi koyarlarsa onu seyredeceksin. Arada bir para yetiştiriyorum numarasıyla işe güce yapışacaksın. Daha ne olsun. Tam senlik.”


Hop! Bir fondip daha. Çok bozuldu. Olsun. Böyle devam etmekten iyidir.


“Evlen diyorsun yani!”

“Evet oğlum. Aynen öyle diyorum.”


Ölçüp biçiyor kafasında. Kesin devamı gelecek. Biliyorum. Bitmez bunun acaba’ları.


“İyi abi evlenelim. Peki ne malum Nur’un doğru kişi olduğu?”

“Şüphen mi var?”

“Var tabii. Her haltıma karışıyor. Sürekli takipte. Saat başı rapor veriyorum neredeyim kiminleyim diye. Ne kadar arkadaşım varsa hepsine bir kulp buldu. Kimseyle görüşemiyorum adam gibi.”


Sıra şikâyet etmeye gelince nasıl da canlandı. Ulan Cem! Adam olmayacaksın sen!


“Madem o kadar şikayetçisin, niye hâlâ berabersin kızla?”


Omuzlarını silkiyor. Ne bileyim der gibi bakıyor suratıma.


“Bak yine aynı yere döndük. Bir kere de al şu kumandayı eline ve değiştir hayatını be oğlum. Hem kıza yazık hem sana.”

“Sen de beni iyice mantar yaptın be abi.”

“E değil misin? Bir kere de aksiyona geçtiğini göreyim, dişimi kıracağım yeminle.”

“Haksızlık ediyorsun ama.”

“Gerçekten mi? Leyla’yı hatırlatırım sana. Aslı’yla Mert’in düğününde tanışmıştın hani.”

“Deli Leyla’yı mı diyorsun? Ya hiç hatırlatma onu. O neydi öyle.”


Güldü. Gecenin ilk gülüşü. Çok da yakışıyor eşeğe. Kasvet de dağıldı mı sanki ne?


“Hevesli bir bayandı diyelim. Gömmeyelim kızı şimdi akşam akşam.”


Artık gülümsemeler kahkahaya dönüyor. Ulan çok özlemişim bu hallerimizi.


“Hevesli mi? Yapma abi ya! Daha buluşmadan, ‘Günaydın canım,’ mesajlarına başlamıştı. Onun yüzünden instagram hesabımı kapatıyordum neredeyse.”

“Tamam, kızımız biraz ısrarcı olabilir.”


Devirdi hemen gözlerini.


“Bakmasana oğlum öyle mal mal.”


İnatla bakmaya devam ediyor.


“Tamam anasını satayım, yapışmıştı ilk günden. Oldu mu? Ama mevzu o değil. Nasıl defettiğini hatırlıyor musun kızı?”


Yine sessizlik çöktü. Yine halıya düştü gözler. Az önceki kahkahadan, ekşi bir tebessüm kaldı geriye. Ciğerini biliyorum oğlum ben senin.


“Bir kelime açıklama yaptın mı kıza Cem? Hayır. Peki ne yaptın? Aradı, açmadın. Mesaj attı, cevaplamadın. İnceldiği yerden kopmasını bekledin. Hiçbir şey yapmayarak, sadece bekledin.”

“Ya ne konuşacağım o sülükle. Bitti gitti işte.”

“Bakıyorum da hemen çirkinleşiyoruz Cem Bey. Biraz ayıp olmuyor mu kıza sülük demek?”

“E ama o da yapıştı sülük gibi!”


Susuyoruz karşılıklı.


“Tamam. Kabul ediyorum. Sülük biraz ağır kaçtı.”


Gözleri duvarlarda dolaşıyor bir süre. Tatlı ekşi tebessüm geri geliyor yavaş yavaş. Artık devam edebilirim kaldığım yerden.


“Tamam Leyla’nın ilgisi fazla geldi. Peki Merve’nin suçu neydi?”

“Hangi Merve?”

“Vardı ya bir Merve oğlum. Hani şu halkla ilişkiler bilmem nesi olan kız.”

“Merve değil Gamze’ydi onun adı.”

“Her ne haltsa işte.”

“Yo! Gamze’de dur bir dakika. Ben hiçbir vaatte bulunmadım ona bir kere. O kendi kendine gelin güvey oldu.”

“Yuh! Kendi kendine gelin güvey olmuş. Ulan kız dümdüz yazdı sana! Sen de buz gibi çanak tuttun. Her organizasyonda giyinip kuşanıp kıza görünmeler, imalı konuşmalar, iltifatlar. Kız da bir bok var sandı tabii. Bir de tuttun Ebru’yu götürdün şirketinin yılbaşı partisine.”

“Evet ya. Ama bak iyi yapmışım. Kız da anladı sonunda.”

“Senin suratına tükürmedi ya orada, klas kızmış valla. Takdir ettim ben.”


Bir anda yığıldığı yerden doğruluyor. Harika bir fikir bulmuş gibi parlıyor gözleri.


“Tamam Ebru! Ebru var işte. İki yıl birlikte yaşadık, boru mu? Demek ki olay doğru kızı bulmakta.”


İnanamıyorum. Bir insan kendini bu kadar kandırabilir mi?


“Madem kız doğruydu, niye ayrıldın o zaman?”

“Ben ayrılmadım ki, Ebru terk etti beni.”

“Bok terk etti. Kimi kandırıyorsun oğlum sen? Kızın yaptığı sadece malumun ilanıydı. Sen aylar önce ayrılmıştın Ebru’dan. Ama söylemeye tenezzül bile etmedin. Sadece koltuğuna gömüldün, sustun ve seyrettin. ‘Neyin var?’ diye sordu kız kaç kere, her seferinde bir bahane buldun. Yok yorgunum, yok işe canım sıkkın diye kıvırdın hep. Kapattın kapıları, damarı tıkanmış parmak gibi düşmesini bekledin. Kız da pes etti tabii sonunda.”


Yenilginin yorgunluğuyla çöküyor omuzları. Suratı iyice düşüyor. Düşsün. Ne olacaksa olsun artık. Böyle yaşanmaz. Keşke konuşmaktan fazlasını yapabilsem. Çaresizlik en çok böyle zamanlarda koyuyor.


“Ben de böyle şerefsizin tekiyim demek ki.”


Sesindeki yılgınlık içimi acıtıyor.


“Yapma be Cem. Onu mu dedim ben?”


Ağzıma tıkıyor lafı.


“Yok abi yok. Anladım ben. Sen şimdi diyorsun ki ‘Cem, sana kalsa aha şu yastık gibi kalacaksın koltukta. Evlen de bari karın çekip çevirsin seni.’ Nasıl? Anlamışım değil mi?”


Çok mu üstüne gittim acaba?


“Yapma oğlum. Haksızlık etme şimdi. Silkelen biraz diyorum. At şu ölü toprağını üzerinden. Kalk da biraz sahip çık hayatına diyorum.”


Acı bir tebessüm yayılıyor suratında.


“Ben sana bir şey diyeyim mi abi. Sen haklısın aslında. Hem de yerden göğe kadar haklısın. Bazen şu yastık gibi öylece durmak istiyorum. Sadece durmak.”


Fırtınanın gözüne geldik sonunda.


“Niye? Dalyan gibi adamsın. İşin gücün yerinde. Girmeyeceğin kalp, tavlayamayacağın kız yok. Niye böyle harcıyorsun kendini?”


Yine derin bir sessizlik. Yine halıya çakılan gözler. Sanki sadece kendisinin görebildiği bir film oynuyor da onu seyrediyormuş gibi. Neden sonra dudakları aralanıyor. Hafif, çok hafif bir mırıltı çıkıyor ağzından. Sesi o kadar kısık ki hiçbir şey anlamıyorum.


“Bir şey mi dedin Cem?”


Yine bir mırıltı.


“Efendim?”

“Ne anlamı var diyorum.”

“Ne demek o şimdi?”


Kafasını kaldırıyor. Vahşi ama yaralı bir hayvanın yardım isteyen bakışları var yüzünde.


“Kumandayı al eline diyorsun ya.”

“Evet?”

“Ben de soruyorum. Ne anlamı var? O siktiğimin kumandasını elime alacağım da ne olacak diyorum!”


Konuştukça sesi de yükseliyor.


“Büyük büyük laflar ediyorsun ya, hasta ediyorsun beni! Hayatı kontrol etmek dediğin de büyük palavra!”


Tükürükleri etrafa saçılıyor konuşurken. Gözleri kısılıyor, yüzü geriliyor. Fırtına böyle bir şey demek ki. Artık dönüş de yok. Ben de yükseliyorum.


“Niye palavra olsun canım? Seni mutlu eden şeylere yer açarsın. Sevdiğin insanları çevrende tutarsın, sevmediklerinle arana mesafe koyarsın. Yeni yerler keşfedersin, yeni insanlar…”


Cümlem havada kalıyor. Cem’in küçümseyen, alaycı bakışlarını görünce sinirleniyorum.


“Ne var Cem? Ne bakıyorsun öyle?”

“Hiç. Seyrediyorum. Daha ne kadar saçmalayacaksın acaba merak ediyorum çünkü.”


Dudağının kenarındaki kıvrımı tanıyorum. Dalga geçmenin işareti bu, aşağılamanın.


“Niye saçmalık olsun?”


Gözümün içine dikiyor öfkeden alev alev yanan gözlerini.


“Sen yapabildin mi?”


Sanığını tuzağa düşürmeye çalışan sorgu yargıcı gibi bakıyor yüzüme. Sinsi ve acımasız.


“Anlamadım.”

“Kıvırma şimdi. Bal gibi de anladın ne dediğimi. Sevdiklerini çevrende tutabildin mi?”


Cevap vermek istiyorum ama Cem müsaade etmiyor.


“Âşık oldun, evlendin Figen’le. Figen’i tutabildin mi? Ha?”


Sağ bacağını sallıyor huzursuzca.


“Ali nerede peki? Doğduğunda hastane koridorlarında göbek attığın oğlun nerede?”


Kısık gözlerinde alevler dans ediyor. Canımı yaktığını çok iyi biliyor. Yine de durmuyor.


“Ne o? Sesin çıkmıyor değil mi? Yıllarını verdin, okudun, doktor oldun. Diplomanı tutabildin mi elinde? Söylesene!”


Konuşmuyor atık tıslıyor bir yılan gibi. Acıyla kıvranıyorum, ama ağzımı açıp tek bir kelime edemiyorum. Becerebilsem hüngür hüngür ağlayacağım, onu bile yapamıyorum. Cem ise aynı soğuk tondan devam ediyor konuşmaya.


“Cevap veremiyorsun çünkü haklı olduğumu biliyorsun. Hayata tepki vermenin bir anlamı yok. Çünkü kumanda diye bir şey yok. Çünkü her şey çok önceden yazılmış bir senaryo. Biz de rollerimizi oynuyoruz. Bir boku değiştiremeyiz. Tek yapabildiğimiz bize verilen rolü oynamak. İşte hepsi bu.”


Sözün bittiği yerdeyiz artık. O içini döktü. Şimdi boş bir çuval gibi oturuyor koltukta. Benimse tek kelime edecek gücüm yok. Kadehte kalan son içkiyi dikiyor kafasına. Sonra derin bir iç çekiyor.


“Hiçbir anlamı yok. Sen de çok iyi biliyorsun ki hiçbir şeyin hiçbir anlamı yok.”


Sesi bezgin, omuzları yenik, gözleri küskün. Kalkıyor. Viskiler ayağına dolaşmış, sendeliyor hafiften. Salondan çıkarken, duvardaki resmin önünde duruyor. Yan yana dizilmiş, kahkahalarla gülen altı erkek çocuğuna bakıyor.


“Hatırlıyor musun abi bu resmi?”


Sesi mi titredi bana mı öyle geldi?


“Hatırlamaz olur muyum? Lisedeki kamp işte.”


O günlere gitmiş gibi gülümsüyor.


“Ne eğlenmiştik değil mi o yaz?”

“Evet ya. Çok eğlenmiştik.”


Gözünü ayırmıyor resimden.


“Hayat ne kolaydı o zamanlar.”

“Yine kolay olur be Cem. Bırakma kendini bu kadar.”

“Ben o yılları çok özlüyorum abi.”

“Ben de Cem.”


Kafasını kaldırıp tavana bakıyor. Göz yaşlarının dökülmesini engellemenin en kolay yolu.


“Şimdi burada olsan ne güzel olurdu.”

“Olurdu Cem.”

“Yine eğlenirdik seninle.”

“Eğlenirdik Cem.”


Ellerini yumruk yapıyor, parmaklarını avuçlarına batırmak ister gibi.


“Bok vardı ölecek be abi!”

“Bok vardı Cem.”

“Ne yapayım ben şimdi abi?”

“Evlen Cem.”




119 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör

Kapı Zili