DİKİŞ MAKİNESİ

Üçüncü katın altı numaralı dairesi önünde durdu. Eli isteksizce kapının sağındaki zile uzandı. Ne işi vardı burada, niye gelmişti bilmiyordu. Yol boyunca kendine kızıp durmuş, eve geri dönmek için türlü bahaneler aramıştı. Ama işte buradaydı. Zile de basmıştı bir kere, artık kaçamazdı.


“Buyurun, hoş geldiniz,” dedi kapıyı açan orta yaşlarında gözlüklü kadın. İsmini ve randevu saatini teyit ettikten sonra:


“Bekleme odasına geçin lütfen,” diyerek sağdaki kapıyı gösterdi.


Kendini sürükleyerek geçti gösterilen odaya. Yığılıverdi en öndeki koltuğa. Beklemeye başladı tam olarak neyi beklediğini bilmeden. Doktorun muayenehanesinin kapısı açıldı o sırada, içeriden çıkan hastanın teşekkür eden cılız sesini duydu. Hasta, çıktığı odanın kapısını kapamadan ilerlemişti. Aralık kalan kapıdan, yüzündeki tebessümü yavaşça solan bir kadın önündeki ekrana dönmüş, bir şeyler yazmaya başlamıştı.


Gördüğü yüz beraberinde bir ses taşıdı; “Takırtukur… Takırtukurtakır…” Nereden çıktı şimdi bu ses. Dikiş makinesi sesi bu... Hani yıllarca sabah 9 akşam 8 yaşamından eksilmeyen, günler geceler boyu lanet okuduğu o ses...


15 yaşında gelmişti Almanya’ya... Küçük köylerinden kalkıp hakkında hiçbir şey bilmediği başka bir küçük köye gelirken nelerin hayalini kurmuştu da, kendisine sormadan onu koydukları dikiş atölyesinde unutmuşlardı sonra… Layık görülen bu olmuştu… Dip dibe sıralanmış masalar arasında, havasız, basık, boğuk odalarda, gözleri kan çanağı olana kadar aynı cins kumaşa, aynı yerden aynı dikişi “çakmıştı” yıllarca. Yaptığı tam da buydu; “çakmak!” Nefretle, yorgunlukla, hayal kırıklığıyla...


Şimdi ne olmuştu da ömrünü, gençliğini yiyip bitiren o günler bir anda, tam da bu terapi odasında, gözünün önünde bitivermişti. Çok sular akmıştı o günlerin üzerinden. Başka dertler eklenmişti günlere. Başka, koca dertler... Ama işte gelip onu tam burada bulmuştu o ses; takırtukurtakır…


“Zehra!”


İrkildi birden… Doktor hanımın sesi. Tanıyordu demek kendisini... “Zehra Hanım” dememişti... Kimdi bu kadın…


“E-fendim!” dedi titrek bir sesle.


“Tanımadın mı beni?”


Buz kesti Zehra. Tanımıştı. Hem de nasıl!


Günlerdir çektiği sıkıntılardan kurtulmak için, büyük umutlarla, kendisiyle ettiği kavgalar sonucunda gelebildiği bu klinikte, karşısındaki masadan seslenen, yıllar önce tekstil atölyesinde yan masada “dikiş çakan” Meral’di... Şimdi psikolog koltuğundan soran gözlerle bakan bu kadına ne anlatmalı, nereden başlamalıydı? Kendi yenilgisinin bu derece altının çizilmesinin yarattığı derin hayal kırıklığıyla nasıl baş etmeliydi? Gözünün önünden geçen dikiş makinelerine, hiç durmadan dinletilen arabesk şarkılar eşlik etti, elleri uyuştu, derken yere yığılıp kaldı. Zehra, bayılmıştı…


Uyandığında buluştuğu gözler Meral’inkilerdi, gülümseyip ellerini tuttu Meral.


“İyi misin?”


Bu soruyu 20 yıl kadar önce sormuş olduğunu hatırladı Zehra. Bu sefer yatakta uzanan Meral’di. Ağlamaktan şişmiş gözlerle bakıp; “İyiyim iyiyim,” demişti. Çok sevdiği, belki de âşık olduğu İhsan’dan karşılık göremeyen Meral’di yataklara düşen. Onu avutansa Zehra…

Silkindi Zehra.


“İyiyim iyiyim,” dedi, kafasında durmak bilmeden akıp giden anıları silmek istercesine doğruldu, su istedi.


Meral anlıyordu şaşkınlığını Zehra’nın. Nasıl anlamasın? Çok küçük yaşta Adana’nın bir köyünden kalkıp Köln’e göç ettirilmiş, sonra babasının tekstil atölyesinde gece gündüz çalışmış, daha fazla bu döngüye katlanamayacağını anlayınca da isyan bayrağını çekmişti. Canla başla ve tek başına ayakta kalarak lise, üniversite derken bu günlere gelmişti Meral. Ailesinin bir an önce ve üstelik istemediği biriyle evlendirip, kendisinden kurtulmak istediklerini anladığı gün kararını vermişti. Yaşamak istiyorsa yolunu kendi çizecekti.

Ellerini Zehra’nın kumral saçlarında gezdirmek istedi ama çok sert bir hareketle başını çeken Zehra’nın, öfke dolu gözleriyle karşılaştı. Neler yaptığını soracak oldu, durdu. Ne anlatabilirdi ki Zehra. Tekstil atölyesinden sonra evlenmiş çoluk çocuğa karışmıştı muhtemelen. Bu kadar basitti hikâye. Kafasında yazıp çizdi hemen. Görmek istediği manzara buydu belli ki Meral’in.


“Gitsem iyi olacak,” dedi Zehra, elindeki bardaktan bir yudum su daha içerek. Yataktan sarkan ayaklarını hafifçe sallarken fark etti, ayakkabılarından sadece biri ayağındaydı. “Bayıldığım sırada çıktı demek ayağımdan,” diye geçirdi içinden. Siyah topuklu ayakkabılar Meral’in de dikkatini çekmişti. Onu yadırgatan bir şıklık içindeydi Zehra. Tekstil atölyesinde bıraktığı zavallı çocuktan eser kalmamıştı. Kendisi de aynı değildi ya. Onca yıldan sonra bir şeyler değişecekti elbet…


“Daha konuşamadık bile, nereye gidiyorsun?”


Karşısındakini sıfatıyla ezme hırsından çekip alamıyordu kendini Meral.


“Neden geldiğinı bile söylemedin, nasılsın?”


Zehra koyu yeşil gözlerini kaldırıp derin derin baktı Meral’e. Eskiden de böyle miydi bu kız, diye geçirdi içinden. Aklından geçenleri bir bir okuduğunu sandı Meral Zehra’nın, ürperdi. Gözünde onu alt etmek isteyen bakışı çoktan yakalamıştı Zehra. Onun gibi psikoloji kitapları devirmemişti belki ama hayat işte... Çok insan çıkarmıştı karşısına. Biliyordu bu bakışı, tanıyordu…


“Babam,” dedi Zehra, “babamı kaybettik 4 ay kadar önce. Toparlanamadım bir türlü. Psikoloğa gitmenin iyi geleceğini söylediler ve işte burdayım.”


Bu kadarcık mıydı? Başka şeyler yok muydu? İçinden travmalar geçen hikâyelerden filan… Hayal kırıklığına uğramıştı Meral. Bunu da anladığını hissetti Zehra’nın, bir kez daha ürperdi.


“Bu mu sorun?” deyiverdi. Ağzından kaçırmıştı bir kere. Geri dönüşü olamazdı. Zehra anlamaz gözlerle baktı. İnsan babasını kaybedince daha nasıl olabilirdi?


“Anlamadım,” dedi kızgınlıkla…

“Yani, başka bir sorun daha var mı?

“Yok,” dedi Zehra. “Yok… Bu kadar! Babam öldü ve ben burdayım. Trafik kazası geçirdi. Çarpan adam kaçmış. Hastaneye yetiştirilene kadar da kaybettik onu. Sorun bu, tamam mı, beğendin mi?”


Öyle büyük bir kızgınlıkla ve yüksek sesle söylemişti ki ikisi de bir süre susma ihtiyacı hissetti.


Meral, o çok bilindik, ezber cümlelerle eski arkadaşı, yeni hastasına öğütler vererek onu sakinleştirecek oldu, Zehra durdurdu onu.


“Hiç başlama! Babamı tanıyan ve onu pek de sevmeyen birinden tedavi görecek değilim, bunun faydalı olacağını düşünmüyorum.”


Meral ne diyeceğini bilemedi ilkin, toparladı sonra kendini.


“Anladım. İstersen öylesine sohbet de edebiliriz.”


Yine anladı Zehra. Titriyle ezme fırsatını kaçırmak istemiyordu Meral. Yanıp tutuşuyordu. Buna izin vermeye karar verdi Zehra. Önce kazayla ilgili konuştular; nasıl olmuştu, vurup kaçan yakalanmış mıydı, görgü tanığı yok muydu… Sonra eski mahalleyi, atölyedeki arkadaşlarını… Kaç gündür bir türlü dinmeyen yağmuru. Sonra sözün bittiğini hissetti ikisi de.


Zehra; “Ben artık gideyim,” dedi. Ayağa kalktığında alıcı gözlerle süzdü Meral onu. Şıklığına bir kere daha hayret etti; neden hayret ettiğini bilmeden. İsçi Zehra’nın işçi kalmasını ummuştu belli ki. İçinden şarkısını da söyledi bunun, eğlendi biraz; “İşçisin sen işçi kal.”

“Görüşmek üzere,” dedi Zehra. Bir daha karşılaşmayacaklarını, buraya bir daha asla gelmeyeceğini bilerek.


“Hoşçakal… Yine gel,” dedi Meral, “Sohbet ede…”


Cümlesi yarım kaldı. Zehra’nın açtığı kapının önünde, sandalyede oturan adamda dondu kaldı gözleri, İhsan’dı bekleyen. Aylarca arkasından gözyaşı akıttığı, aşkına karşılık alamadığı yine de yerine kimseyi koyamadığı İhsan ve onun kocaman siyah gozleri… İhsan’ın hayran olduğu ellerinin Zehra’nınkilerle buluşması, aynı anda attıkları adımları, Zehra’nın boynuna dolanan kolları… Birbirlerine bakışlarındaki tutku… Hepsini gördü Meral… İzledi… Arkalarından baktı bir süre… İhsan’ın kendisini tanımadığını anladığı anda karnına dolan ağrının öyle hemen terk etmeyeceğini de anladı…


Kolundaki saatin kordonuyla oynadı biraz, sonra zamanı fark etti, 4 olmuştu. “Çocukları okuldan almalıyım,” diye geçirdi içinden… Önünde aldığı notları buruşturup çöpe attı. Dışarda yine yağmur başlamıştı…






70 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör

Derdo