Deep Water (Derin Sular)

Susmak istiyor belki. Veya açık kalan radyonun sesini bastıracak kadar konuşmak. Sözlerini ikimizin de bilmediği bir şarkıyı yarım yamalak tamamlıyoruz, tatlı bir rüzgâr ittirirken odanın perdelerini. Işıkları kapatmamı neden istedi bilmiyorum ama karanlıkta her şeyi paylaşmak daha kolay. Güzellik yok, arzu belirsiz, utanç gizli ve vücutlarımız elle çizilmiş gibi. Kusursuzluğu aramıyoruz şimdi. Başka türlü bir sır bizimkisi.


Kötü giden evliliğin suçunu yüklemek için ilk aday kalp olsa da, hiç şüphe yok ki kalbin ağzı iyi laf yapar ve işi başından savmakta üstüne yoktur. İhaleyi beynin üstüne ustalıkla bırakır ve derhal susup bir köşeye çekilir. Beyin zaten akıllıdır. Karşılıklı duran iki bedenin eksik kaldıkları noktaları işaretler ve özellikle unutulmuş temasların hafızalarda kalan tatlı tebessümlerini hasret nesnesi olarak iliştirir eşlerin ruhlarına. Gerisi kendiliğinden gelir zaten. İki vücut birbirine bu kadar yabancı olduklarına çabucak inanınca, bildikleri tek eksikliğin dokunmak olduğuna ikna olmakta hiç zorlanmazlar. Sanki her şey bedensel bir tatminle rahatlayacak olan beynin elindeymiş gibi, bir köşede mışıl mışıl uyumakta olan kalplerini olabildiğince uzak tutarlar birbirlerinden. Mesafeyi kısaltma formülü ise bellidir: Yabancı bir ten, bilinmeyen bir dokunuş ve acilen hazza ihtiyaç duyduğunu kanıksamış birey…


Sözü uzatmaya gerek kalmaz, çabuk sağlanır anlaşma. Vazgeçilen duygunun, evliliği ve aşkı ayakta tutması beklenen, ondan daha büyük hislere yardımcı olması kaçınılmazdır. Görevinin bu olduğuna hemfikir olan çiftlerden tedirgin olanı, illa ki bekler karşı taraftan bir itiraf cümlesini. Halbuki kurallara uymak bile başlı başına bir sevgi belirtisidir. Aslında sussa bile konuşur adam. Gözleri konuşsa dahi bir şekilde dinlemeye hep gönüllüdür kadın. Bütün evi dolaşan nefes, evvela gözlere iliklenir, sonra da kalbe: Geceye ilave oldu gözlerin. Küçüldü, küçüldü, ufacık oldu seni seyrettikçe. Tabii sen benden habersiz, gördüğün herhangi bir yüzü mutlu ediyorsun şimdi. Bense gülümsediğin onlarca şeyden bir tanesi bile değilim. Bir fotoğrafın içerisinde yüreğin. Sığdırdım seni o resme, sonra çok, hem de çok sevdim onu. Konuşmadan, öyle dilsizce. Seslerin değil, gözlerin gürültüsü sayesinde, şimdi her şeyden daha fazla ilave oldun geceme.


Patricia Highsmith’in aynı adlı romanından uyarlanan “Deep Water (Derin Sular)”, yönetmen koltuğunda oturan Adrian Lyne’in içerikteki tecrübesi sayesinde, oldukça başarılı bir psikolojik erotik gerilim filmi. Filmin üç türün mükemmel bir karışımı gibi gözükmesini sağlayan Adrian Lyne, “Unfaithful (Sadakatsiz)”, “Indecent Proposal (Ahlaksız Teklif)”, “Lolita”, “9 ½ hafta” ve “Fatal Attraction (Öldüren Cazibe)” gibi hafızalarda yer edinmiş pek çok benzer filme de imzasını atmıştı. Hepsinde de özgünlüğünden taviz vermeyen yönetmen, cinsel zaaflarımızmış gibi gözüken davranışların temelinde yatan psikolojik kök uçlarını şeffaflaştırırken, sırtını oyuncu performanslarına dayamaktan kaçınmıştır. Durum tespiti yaparken kadın-erkek ilişkisindeki hassas teraziye duygularımızın kapısını aşındıran içgüdülerimizi de oturtmayı başarmıştır her seferinde.


Yine şaşırtmıyor yönetmen ve beklediğini veriyor seyircisine. “Deep Water (Derin Sular)” yolunda gitmeyen evliliklerinde, kusuru birbirlerine olan tensel çekimlerindeki azalmada bulan çiftin, aralarında yazılı olmayan bir anlaşma imzalaması ile başlatıyor hikâyesini. Eşi Melinda’nın yabancı adamlarla olan ilişkilerine uç noktada bir anlayışla yaklaşan Vic’in olağanüstü sabrının altında yatan nedenler, öykünün ilk gizemli katmanını oluşturuyor. Peşi sıra esrarengiz biçimde Melinda’nın ilişki kurduğu adamlar birer birer ölüyor ve olay örgüsü nitelikli biçimde gerilim dolgusuyla kaplanıyor. Komşusu tarafından baş şüpheli ilan edilen Vic’in sakinliğine karşı, Melinda’nın her şeyi göze alarak heyecanı farklı bedenlerde aramaktaki ısrarının hiç sonlanmaması, hikâyeyi çekici kıldığı kadar sürükleyici hale de sokuyor. Filmin ilk sahnesinden son sahnesine kadar hiç değişmeyen duygu ne diye sorarsanız, cevabım kesinlikle “merak” olur.


Ben Affleck, Vic rolüne tam oturmuş demek hiç de zor değil. Zira “Gone Girl (Kayıp Kız)” filmindeki koca rolünü farklı biçimde tekrar ediyor gibi. Soğuk yüz hatlarına tezat oluşturacak göz darbelerini film boyunca kusursuza yakın biçimde ileri sürüyor. Hemen hemen attığı her bakışın ruhsal olarak yaralayıcı olduğunu kabul etmek gerekir. Canlandırdığı karakteri bir labirentin içinden çıkarmaya çalışan seyirciye, filmin en gergin anlarında bile sakinliği ile yol gösterici olabiliyor.


Ana de Armas ise “Bıçaklar Çekildi” filminde taşıdığı masum yüzlü kız figüründen sonra, soyunduğu bu cesur rolün hakkını fazlasıyla vererek beni şaşkına çevirdi dersem yalan olmaz. Filmi izlemden önce bana sorsalardı, Melinda gibi zor ve köşeli bir karakteri taşıyabilmek için, öncelikle yüz ifadesini değiştirmeli cevabını verirdim muhtemelen. Ancak eşini aldatmayı keyifli bir oyunun parçası haline getiren kadının ruh halini tüm vücudunu kullanarak anlatmakta oldukça başarılı. Öyle ki, kocası çileden çıktıkça ona hem kızıyor hem de içten içe itiraf edemediği bir keyifle yaklaşıyor duruma. Hatta ölen âşıklarının katili olarak Vic’i suçlarken bile, bir tarafının kızgın diğer tarafınınsa uyarılmış vaziyette beklediğini kolayca söyleyebiliriz. Kocasından korktuğunu sezdirdiği noktalarda dahi, arzuya ve şehvete, yalnızca tek bir nefeslik mesafede durup beklediğini bize filmin her anından bağıra çağıra söylüyor Ana de Armas. Şuh kadın rolünü, adete tüm ruhuna giymiş. Ben Affleck ve Ana de Armas’ın bu kadar ağırlığını koyduğu bir filmde yan roller fazla göze batmıyor açıkçası. Ama yine de Tracy Letts ve Finn Wittrock işini layıkıyla yapan iki yardımcı oyuncu olarak göze çarpıyor. Aslında iki cepheli filmler çok risklidir. İzleyici konunun durumuna göre ya taraf tutmaya çalışır ya da iki karakterin çarpışmasından uzak durarak üçüncü bir kişi arar kendisine. O açıdan ciddi riskli bir iş yapmış Adrina Lyne. Genel olarak başarılı bir kurgu, heyecanlı bir hikâye ve üstün iki oyuncu performansını dillendirsek de, oyun zenginliğinden söz edemeyiz. Senaryonun daha geniş tabana yayılmasını engelleyen bu eksiklik, olay örgüsündeki tempo ve karı koca ilişkisinin arkasında bırakılan boşluklar sayesinde, kısmen de olsa iyi bir makyaj görevi görüyor ve dinamizmin korunmasını sağlıyor elbette.


Özetle “Deep Water (Derin Sular)” isminin koyulma nedenini merak ettiyseniz, kesinlikle buna değecek açıklamaları olan bir film. Finali de en az başlangıcı kadar tesirli ve merak duygusunu dorukta yaşatabilecek bir tecrübe vaat ediyor. Kesinlikle tavsiyemdir, iyi seyirler.










55 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör