CEVRİ SAFÂYA KATMAK

Ağaçlar, sarışınlığını döküyor sokaklara. Sonbahar, saç kırığını… Eski zaman seslerine uyanıyorum bu sabah. İğnenin, plağı öpüşündeki cızırtıya… Münir Nurettin’in, Zeki Müren’in ılık sesleri odaya dağılıyor; alabildiğine ıhlamur kokusu. “Cevri safâya kattı, hayli aldandı gönül…”


Orhan Kemal’in, çocukluk yıllarını da anlattığı “Baba Evi” romanının girişi şöyledir:


“Ben doğduğum zaman, babam Çanakkale’de, Dardanos’ta bataryasının başında, kumral bıyıklı, enveriyeli bir topçu teğmeniymiş. Dedem benim doğduğumu babama benim imzamla, şöyle tellemiş: ‘Ben de dehr’in sitemin çekmeğe geldim dehr’e!’” *


Dehr, yani dünya, zaman, devir… Yaşamın sitemini çekmeye gelen ademoğlu. Cevri, yani zulmü, eziyeti, mutluluğuna katan âşık. Tıpkı Hasan Hüseyin Korkmazgil’in dillendirdiği gibi: “Ekmeği bol eyledik / Acıyı bal eyledik / Sıratı yol eyledik.”


Bunun üzerine zaman zaman düşünürüm. Çağların da dekorları vardır. Öyle bir dekor, geride bıraktığımız. Acıların, sevinçlere dahil olduğu, ayrılıkların sevdaya… Peki neden böyledir bu? İnsan neden cefayı def etmek yerine, mutluluğun ön koşulu gibi görür. Ya da görürdü?


Pozitif düşünce tamtamcılarının lebalep borazan öttürdüğü, "İste yeter!", "Evrene gönder geri gelsin!", "Kendine ayna ol!", "Kendini sev!" sloganlarının yıldızları titrettiği bir dekor bu çağınkiyse. Önümüze kemiksiz bir mutluluk vaadi seriliyor. Sıkıntıya tahammülümüz yok! Belki de bundan, dilimize dolanıyor “sıkıntı yok” deyişi. Dil, bir toplumun psikolojisidir çünkü. Sıkıntı yok, diye dolaşan tiplere dönüşüyor insanımız.


Bana kalırsa konu, taşıdığı psikolojik öğelerin ötesinde, ideolojik! Sıkıntısız bir mutluluk arayışının ideolojik karşılığı, fırsat ekonomisi ve vahşi liberal bir tutum oluyor. Tez elden köşeyi dönme, emek harcamadan yani cefa çekmeden rahata erme… Her şey zıddıyla kaim oysa!


Çocuklarımız, bu ahlâkla yetiştiriliyor. “Kendini garantiye almak” kaygısıyla, dev plazaların gölgesine sığınıyor ve gönülsüz çalıştığı işlerde ruhunu bozduruyor. Ömür satıcısı diyorum ben bunlara. Ömrü karşılığında para alıyor. Veya sosyal medya fenomenine dönüşüp oturduğu yerden kazanma gayesiyle, atmadığı takla kalmıyor. Bu da akıl satıcılığı!


Peki kabahat çocuklarda mı? Asla!


Gazi, "Medeni Bilgiler" kitabında bu konuya değinir. Değme kişisel gelişim gurusunu ağlatır yazdıklarıyla. Çocukların erken yaşlarda muhakkak kabiliyeti olduğu ve sevdiği işlerle uğraşmaları gerektiğini, ancak bu sayede kendilerine ve topluma faydalı olabileceklerini söyler. (Mealen)


Gazi’nin söylediği ve benim de düşünceme temel aldığım sözler, elbette sevdiğin işi yap sululuğuna atıf değil. Sevdiğin işi yapma önerisi dahi, sıkıntısız alanlar bulma alternatifini / çözümünü öğütlüyor. Oysa sevmek, cefasını göze alabileceğin hatta cefasının dahi sana keyif verdiği bir haldir. Yani sevdiğin iş, derdini, sıkıntısını göze aldığın iştir. Ne demişti Rilke? “Eğer şeytanlarımı kovarsam, meleklerim de gider.”


Peki, ömür ve akıl satıcılarının akıbeti n'oluyor dersiniz?


Sıkıntı çekmemek için garantiye ya da kısa yoldan köşe dönmeye bel bağlayan çocuklar (veya yetişkinler), en büyük sıkıntının kucağına, yani varoluşsal sıkıntıya düşüyor! Gayesiz ve tutkusuz yaşayan makinalara dönüşüyorlar. Kimsenin ses etmediği ama tahtakuruları gibi toplumu alttan alta kemiren bir durum bu: Cevri safâya değil, ama safâya cevri katmak!


* Orhan Kemal, Baba Evi-Avare Yıllar, Everest Yayınları.



42 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör