Can Dostum

Tuzu kuru metropol insanı olarak nimetlerinden yararlandım onun. Sinema, tiyatro, açılışlar, kokteyller, konserler ve doyamadığım operalarla gözümü, kulağımı doldurdum. Arkadaşlarla geçirilen paha biçilmez sohbetler, yemeler, içmelerle keyif anlarıma keyif kattım. Çantamı alıp çıktığım uzun, kısa seyahatler ve tam zamanında tamamladığım meslek yaşamım da cabası. İyi ki yapmışım. Aklımıza gelmeyen başımıza geldi. Hapsolduk evlerimizin güvenli(!) yalnızlığına. Yapıp etmelerimizden, alışkanlıklarımızdan ve en zor olanı da insanlardan vazgeçtik. Türlü uğraşlarla zaman geçirmenin yollarını arıyor bulduk kendimizi, tıkıldığımız deliklerde.

İlk on beş gün, on beş gün sonra nasılsa bitecek bu esaret diye epey keyifliydim. Yattım, yuvarlandım, okudum, yazdım, dans ettim, yürüdüm. Herkes gibi, akşam haberlerini iple çekerek bekledim. Güvenmediğim tabloların açıklamasını, konuşmasını gözyaşıyla süsleyen bakandan dinledim. Vahametin farkına varmam uzun sürmedi. Bu bir salgın değil, pandemiydi. Bu gerçek, bilmediğim bir yaşam geliştirmem gereği ile yüzleşmemi sağladı çok geç olmadan. Televizyonla evvel eski hasbihalim pek yoktu, akşam on dokuzda da açmama kararı aldım.


İkinci on beş gün, evin duvarlarını boyamaya başladım. Kaç büyük boy poşet dolusu eşya tahliye ettim bilmiyorum, ne çok şey biriktirdiğime hayret ederek. Müthiş bir tasfiyeydi. Evin epeydir el değmemiş köşelerine kadar girecek vakti; yaya yaya, gevşek iş gördüm. Bitti.


Bu haşır neşir olma sürecinde, sonu belirsiz durumun üstesinden nasıl geleceğimi düşündüm bir yandan. Teknolojinin nimetlerinden yararlanmayı öğrendim. Kitap, market alış-verişi yaptım. Onu verimli kullanmak için lojistik araç gereçler (adını değil, işlevini bildiğim) edinmek de onun aracılığıyla oldu. Online bağlantılarla çeşitli atölyelere dahil olmamı, özlediğim konserleri canlı dinlememi; eş, dost akraba ile görerek duyarak sohbeti de mümkün kıldı. Duacısıyım.


Pandemi tarihine ilişkin internet kaynaklı araştırma yaptım. Pandemi olarak adlandırılan, yaşanmış salgınların yayılımının; bugüne nazaran bölgesel olsa da dünya nüfusunu epey hafiflettiğini okudum. Okuduğum bir diğer ayrıntı da bu yaşanılan durumların gündemde kalma sürecinin üç yıldan az olmadığıydı ve kiminin gündemden hiç düşmediği.


Covid19 adı verilen, Korana virüsün bulaşmaması için bireysel önlemler geliştirip alanımı biraz olsun genişletmenin yolunu aramaya başladım. Yakalanmanın sadece kendi sağlığımı değil, benden dolayı; başkalarının sağlığını da tehdit ediyor olması, beni durduruyordu. Ölmek bir şey değildi bu bağlamda. Ölünce, ölmüş olacaktım. Bu, benden çok yakınlarımı ilgilendiren bir durumdu son kertede; onlar üzgün olacaktı, ben yalnızca ölü. Ancak, ölmeyip başkasının ölümüne sebep olduğum yüküyle yaşamak; düşünmesi bile ağır, ölümden beter bir duyguydu.


Yaklaşık üç ayı, türlü korkuları büyüterek nerdeyse yapayalnız geçirdim. Korkunun ecele faydası yok dercesine attım kendimi sokağa, canıma tak etmişti artık. Önce; arkadaşlarla park ve bahçelerde güneş çekildikten sonra bir araya gelmeye başladık. Ay geceyi aydınlatana dek özlediğimiz sohbetleri sürdürdük çayır, çimen üstünde yedik, içtik. Sonra; çantamda dezenfektan, kolonya, alkol, maske tedariki ve birkaç parça eşyayla, yakın yerlere seyahate başladım. Bir yandan aklımı bu sürecin sonunun bilinmezliği kurcalamaya, beni durumu katlanılır hale getirmeye zorluyordu.


Yaz bitmek üzereydi. Bir şeyleri değiştirmezsem baş etmekte zorlanacağım, muammalı günler kapıdaydı. Olmak istediğim yer deniz kenarıydı. Her fırsatta kıyısında buluyordum kendimi, hatta içinde. Orada kendimi iyi hissettiğim apaçık bir gerçekti. Onun yakınında olmalıydım.


Yaşadığım şehrin denize sınırı olması işimi kolaylaştırdı. Merkezden uzaklaşmak zor gelmeyecekti, zira merkezler kalabalıktı ve olabildiğince uzak durmaktaydım. Sakin kasaba hayatı da çoktandır deneyimlemek için can attığım bir şeydi. Beni korkutan tek şey otuz yıllık barınağımın alışkanlıklarından ayrılamamaktı. Alışkanlıklarımdan zorunlu olarak vazgeçmiş olduğum halde yaşıyor olduğum gerçeği, taşınma fikrini hayata geçirmemi hızlandırdı.


Yirmi gün sonra kiralayıp yerleştiğim evin balkonunda, elimde kahve fincanım sabahın ilk ışıklarının seyrine doyamayıp kendimle gurur duyuyordum. Gözümün gördüğü yerde de deniz vardı. Körün istediği bir gözken, yakınında olmakla yetineceğim denizi gün gece görüyor olmamı şansa yordum; iki gözümün keyfini sürmeye koyuldum, mutlu.

Bir eksiğim olduğunu düşünüyor ama bulamıyordum yine de. Okuduğunu anlayan, kendine yeten, üretmekten ve öğrenmekten vazgeçmemiş bir emekliydim. Sağlığım, keyfim yerindeydi. Ev, hayal ettiğimden de güzeldi. Yunanlının olsaydı ulaşamayacağım güzellikte, bir turizm cenneti olacağı aşikâr kasaba; birbirini körelten bina yığınıyla dolu olsa da insanı samimi, havası güzel, ışığı boldu. Neyim eksikti? Bir türlü keşfedemiyordum. Yürürken, yüzerken, kumsalda miskinlenirken, balkonumda keyfederken, okurken, yazarken o eksikliğin ne olabileceğini sorup duruyordum kendime. Cevabı bulamıyordum ama bir şey eksikti.


Havaların serinlemeye başladığı bir sabah, yürüyüşte onun gözlerini gördüm. Yapayalnızdı, bir başına olmaması gerekecek kadar küçük. Ormanlık alanın kıyısında, ölmeye yatmış bir kemik torbasıydı. Bit, pire istilasına uğramış bedeninde açılmış yaralardan iltihap akıyordu. Beni gördüğünde tüy bitmemiş uyuzlu kuyruğunu pıt pıt diye oynatmaya başladı; son bir çabayla, takatsiz ama neşeli. Üstümden montumu çıkarıp sardım. Kucağıma sığınıverdi sonsuz bir güvenle. Ulaşabildiği yerlerimi küçücük diliyle yaladı durmadan. Kalp atışının hızına yetişmem mümkün değildi. Soluğu veterinerde aldık. Yıkandı, kanını emen haşerattan arındı. Yaraları temizlendi, tedaviye başlandı. Veteriner, birkaç ilaç çıkarıp nasıl uygulanacağını anlattı, dikkatle dinledim. Bir ay boyunca haftada bir iğnesi var dediğinde; “Geliriz,” dedim. Kimliğini doldurdu. Adını boş bıraktığı bu cana yakın dört ayaklı; benim evladımdı artık. Onun için mama, oyuncak, yatak vesaire alıp eve geldim.

Hasılı kelam; ellisinden sonra yüz yılda bir rastlanan salgın varmış göreceklerim arasında, bir de yeniden bir bebeğin büyümesine tanıklık etmek. Adını Oli koydum. Dört ay önce onu bulduğumda elim kadardı, şimdi bir koyun kadar nerdeyse. Hızlı büyüyor. Bana dilini öğretiyor, ben de ona. Öğreniyoruz beraberce birbirimizi. Yaşamın kıyısına dayandığım, eksiklik arayıp durduğum bir zamanda; gözünün, gözüme takılmasını da şans olarak kabul ediyorum. Maskemi taktığımda, benden evvel kapıya koşuyor. Dışarıya çıkacağımızın göstergesi bu yeni aksesuarım ki çoktandır başka bir şey iliştirmiyorum; kulağıma, boynuma, parmağıma, çanta bile taşımayı yük biliyorum artık. Bağışıklık kazanıp umut bağladığım bu protezlerden kurtulduğumda, onun için yeni bir yürüyüş sinyali bulmam gerekecek.


Tamamlanmış hissediyorum kendimi. Yeni kasabam, evim ve Oli. Gün gece deniz gözümde, bir can dostum var; yanımda, anı paylaştığım. Gerisi keyfe keder. İyilik, sağlık olsun yeter.


38 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör

GERİYE KALAN