Bir İnsan Ömrünü Neye Vermeli?

Çocuklar büyütüp, yaşlanmış dedelerine baktılar. Burçak yoldular, ceviz topladılar. Çeşit çeşit çörekler pişirip, koyun otlattılar tarlada. Su taşıdılar evlere güğümlerle, çamaşır yıkadılar sakız gibi.


Sonra yeni bir şehre göç ettiler, yeniden evler kurdular. Kazaklar ördüler, sattılar. Odalar donandı ilmek ilmek...

Fabrikalarda camı işlediler, tütün sardılar. Anason kokulu yokuşları, her sabah inip her akşam çıktılar. Pazarlara gittiler, ekmekler alıp, elmalar taşıdılar. Otobüslere bindiler, başlarını camlara dayayıp düşündüler bu ayki masrafları... Vapur güvertelerinde saçları rüzgâra karıştı, denizi seyrettiler.

Yolculuklara çıktılar uzun, kısa... Bir şarkı tutturdular, gökyüzüne saldılar. Çay içtiler, çok çay... Öfkeyle sövdüler kaybedince. Sonra yeniden başladılar. Gündüz kalabalıklara karışıp, gece yalnız odalarına çekildiler. Canlarının çektiklerine kafalarını çevirdiler, çalıştılar da çalıştılar... Biriktirdiler, hep biriktirdiler...

Şehre alıştılar. Toprak yollu mahallelerden asfaltlı olanlara geçtiler. Göçtüler. Mahallelerden, tuğla tuğla ördükleri evlerden. Sonra bu dünyadan da...

“Bir insan ömrünü neye vermeli”ydi? Radyoda, Hasret’in sesinden dinledikçe, türküdeki soru daha ağırlaştı, kondu yamaçlarına, ki Hasret daha 22 yaşında bir çocuktu... Türkü de söylediler. Şiir de okudular. Kitaplar dizildi raflara. İşlerinden atılacakları sıra pankart tutup yürüdüler. “Ekmek parası” dediler. Yalanla tanıştılar, yılmadılar, doğruyu aradılar.


Çocuklarını okullara yolladılar, hayaller kurdular. En çok onu yaptılar; hayal kurmaktan hiç bıkmadılar. Umutlarını son ana kadar diri tuttular. Hasta oldular, doktor doktor çare aradılar. İyileşme niyetine adaklar adadılar, kan akıttılar. Her bayram börekler açtılar, şeker dağıttılar.


Her yaz, tatil diye köyü bildiler, valizler hazırladılar. Sonra geri döndüler şehre. Üzüldüler, sevindiler. Gözyaşlarını kahkahalarla sildiler. Masalar donattılar. Dualar okuyup, dilekler dilediler. Sustular. Çok sustular...


Zor günlerinde sımsıkı sarılıp çocuklarına, güzel sabahlara inandılar. Yeryüzü bir gece depremle sarsılınca korktular. Sonra unuttular, çok unuttular...

Bir düğünde halaya durdular coşkuyla. Bir ziyafet sofrasında demlendikleri de oldu zeytin ekmekle doydukları da... İsyan da ettiler şükür de...


Ama ömür, elde avuçta durmayan haylaz bir çocuktu işte. Tutmak imkânsızdı. “Yolda kalanın yürüyenle bir olduğu” tuhaf bir sona evriliyordu her şey... Ve hayat cevabı bulunamayan sorular yumağıydı belki hepimizin acemisi olduğu...



175 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör

İz