Bir Ada, İki Adam

Benim kim olduğumu boş ver de buradan nasıl çıkacağız onu düşün, dedi Serdar.


Birkaç saattir içinde oldukları taştan bir kutunun duvarlarından birindeki el kadar pencereden dışarı bakmaya çalışıyordu ama görebildiği tek şey birkaç meşale ile aydınlatılmış uzun bir koridordu. Boğazı ağrıdığı için bağırmayı bırakmıştı. Zaten sesini duyan da yoktu.


Genç adam beş adıma beş adım yerde huzursuzca dolaşıyor, gizli bir kapı arıyordu. Bizi o küçücük delikten sokmadılar ya buraya, diye söylendi. Başını kaldırıp ahşap tavana baktı. Yan yana dizilmiş on iki mumu taşıyan yuvarlak bir şamdan tavana zincirle asılmıştı. Zıplayıp tutmayı denedi ama çok yüksekteydi. Beni kaldırırsan tutabilirim, dedi.


Serdar, başını pencereden çevirip, sordu. Neyi?


Şu tavana zincirle asılı zımbırtıyı. Adım gibi eminim, onu tutup çekince bir yerlerden bir kapı açılacak.


Kapı falan yok, dedi Serdar.


Nasıl yok? Aklını mı kaçırdın sen dayı? Bir dakika! Yoksa sen de mi bu işin içindesin?


Hangi işin, neler saçmalıyorsun sen? Biraz sus da düşüneyim.


Bu işin işte! Kimsiniz ulan siz? Ne diye kaçırdınız beni? Deney falan mı yapıyorsunuz?


Serdar, gözleri alev püsküren genci sakinleştirmek için yaklaşıp, elini omzuna koydu. Genç adam endişe içinde bir iki adım geri çekildi.


Sakin ol, dedi Serdar. Ben de en fazla senin kadar biliyorum neler döndüğünü. Gözümü bir açtım, buradayım ve yanımda sen varsın. Hepsi bu.


Genç adam sırtını taş duvara verip yavaşça olduğu yere çöktü. Ağlamamak için çabalasa da gözlerinden akan yaşlara mâni olamıyordu.


Tekrar düşünelim, dedi Serdar. İkimizde gözümüzü burada açmadan önce neredeydik, ne yapıyorduk hatırlayalım. Ya da dur, sen haklısın. Önce birbirimizi tanıyalım. Belki de rastgele seçilmemişizdir. Aramızda henüz ikimizin de bilmediği bir bağ vardır.


Sen çok film izlemişsin be dayı! Seni hayatımda ilk defa görüyorum.


Ben de seni, diye karşılık verdi Serdar. Bak, benim adım Serdar. Kırk sekiz yaşındayım ve avukatım. Kendi bürom var, serbest çalışıyorum. Sen de kısaca bahsetsene kendinden.


Genç adam yüzünde alaycı bir gülümseme ile benim adım da Mert, dedi. Yirmi iki yaşındayım. Motorlu kuryelik yapıyorum.


Belki de bana bir şeyler getirdin, diye atıldı Serdar. Hiç Mecidiyeköy taraflarına paket getirdin mi son zamanlarda?


Ben Kartal tarafında çalışıyorum.


İkisi de sustular. Serdar koridorda bir ses duyduğunu sanıp hızla yerinden kalktı ve alnını yine küçük pencereye dayadı. Kimse yok mu? Kim var orada?


Cevap gelmedi. Koridorun duvarına asılı meşalelerden biri söndü.


Kapı olmadığından nasıl bu kadar emin olabiliyorsun, diye sordu Mert.


Baktım çünkü.


Bu çok anlamsız, içeri nasıl girdik o zaman?


Eliyle yüzüne dokunarak, bir ya da iki günlük sakalım var, dedi Serdar. Ben her gün tıraş olurum. Kendi kokumdan da çok memnun değilim açıkçası. Bu da demek oluyor ki, buraya yeni getirilmedik. Duvarları muhtemelen biz içerdeyken ördüler. En azından birini… Ya da ne bileyim, tavanı sonradan kapattılar belki de. Kim bilir?


Buraya düşmeden önce de ince bir sakala sahip olan Mert, yine de yüzüne dokunmadan edemedi.


O halde neden aç hissetmiyorum. Ya da niye tuvaletim yok!


Bilmiyorum, dedi Serdar. Belki de serum falan verdiler.


Sonra hemen kollarını yoklayıp bir iz aradı ama bulamadı. Mert de aynısını yaptı.


Beni kim niye kaçırsın, diye söylendi genç adam. Seni belki para için ya da ne bileyim bir davada birine haksızlık ettin diye almışlardır ama benim kime ne zararım var. Ben sadece basit bir kuryeyim.


Belki de teslim ettiğin pizzalardan biri bayat çıkmıştır, dedi Serdar alayla. Bırak şimdi saçmalamayı da en son neredeydin, hatırladığın son şey ne, onu söyle.


Metronun oradaki ışıklardaydım. Sonrasını hatırlamıyorum.


İyi düşün, bir kaza falan mı oldu sonra, saat kaçtı?


Akşam yedi gibiydi galiba. Işıklarda bekliyordum. Kırmızı yanıyordu.


Sonra?


Sonrasını hatırlamıyorum. Ya sen?


Bürodaydım. İşlerim bitmişti ama trafik biraz rahatlasın diye oyalanıyordum. Sonra telefon çaldı ama kim aradı hatırlamıyorum. Muhtemelen evden aramışlardır. O saatte genelde evden ararlar çünkü. Gelirken şunu al, bunu getir…


Hangi saatler?


Akşam saatleri işte, seninki gibi, yedi civarları…


O zaman aynı saatte kaçırıldık.


Ama farklı yerlerde…


Evet, farklı yerlerde…


Serdar duvarları tek tek bir daha dolaştı, her birine farklı noktalardan kulağını dayayıp bir ses duymaya çalıştı. Mert halen daha tavana bakıyordu. Beni kaldırmalısın, dedi tekrar. Denemekten zarar gelmez.


Mumları düşürüp söndürürsen tamamen karanlıkta kalacağımızı unutuyorsun, diye itiraz etti Serdar.


Nasıl olsa bir zaman sonra sönecekler.


O zamana kadar bekleyelim. O zaman yaparız dediğini. Hem neden anlamak istemiyorsun, kapı falan yok işte. Her taşı tek tek elledim.


Avukatım dememiş miydin? Gizli kapılar hakkında ne bilirsin ki?


Sen ne biliyorsun?


Serdar öfkesini bastırmak için susup derin bir nefes aldı. Bak, dedi. Ne olursa olsun sakin kalmalı ve mantıklı hareket etmeliyiz. Bizi buraya kim getirdiyse eminim mantıklı bir açıklaması vardır ve bunu bizimle paylaşacaktır. Biraz sabredelim.


Ya kimse gelmezse? Ya bizi diri diri gömdülerse…


Öyle olduğunu sanmıyorum, diye yanıtladı Serdar. O zaman şu küçük pencereyi niye bıraksınlar. Bu şamdana, mumlara neden gerek duysunlar.


Belki de izlemekten hoşlanıyorlardır, diyerek ayaklandı Mert. Buralarda bir yerde bir kamera olmalı…


Serdar genç adama hak vererek etrafı dikkatlice yeniden incelemeye başladı.


Yukarıda olmalı, dedi Mert şamdanı işaret ederek. Oralara bir yerde gizlemiş olmalılar.

Serdar, sen beni kaldır, dedi. Benim belimde problem var.


Dayı sen en az doksan kilo gelirsin. Ben altmış üç kiloyum.


Serdar biraz düşündükten sonra, şamdanı asılıp çekmeyeceksin ama dedi.


Hayır, sadece kamera var mı yok mu yoklayacağım. Şu vida gibi şeylerden şüphelendim doğrusu.


Serdar eğilip Mert’in dizlerini kollarıyla sıkıca sardı. Mert de ellerini onun omuzlarına koydu. Hazır mısın?


Koridordan gelen sesle durdular. Ayak sesiydi gelen, birisi, koşuyordu. Onlar ne olup bittiğini anlayana kadar pencerenin önünden hızla geçen bir gölge içeriye küçük bir cam şişe atmıştı bile. Şişe yere düşer düşmez kırıldı ve etrafa saçtığı keskin koku önce Serdar’ı hemen sonra da Mert’i sersemletti. Serdar düşüp de başını vurmasın diye Mert’i tutup aşağı çekti. Yere uzan! Birazdan bayılacağız…


***

Bu sefer gözlerini ilk açan Mert oldu ama henüz sersemliği geçmiş değildi. Tepesinde parlayan yıldızlar yüzünden önce rüya gördüğünü sandı. Hafifçe doğruldu, yıldızların ışığına rağmen gecenin karanlığında etrafını pek de iyi göremiyordu. Tepelik bir yerde, çimlerin üzerinde olduğunu anladı. Etrafta ne bir bina ne de başka bir medeniyet emaresi vardı. Karşıda geniş bir ova ve başka tepeler vardı. Serdar’ın az ileride yattığını fark etti. El yordamıyla sağını solunu kontrol ederek yanına gidip dürttü onu.


Uyan dayı! Dışarıdayız.


Serdar zorla açtığı gözlerini ovuşturdu. Kafası karışmıştı. Mert’i görür görmez kimsin sen, diyerek irkildi ve kendini geriye attı.


Benim, Mert! Kaçırdılar bizi, hatırlamıyor musun? Taştan bir hücredeydik.


Serdar elini başının arkasına, ensesine doğru götürdü. Kafası darbe almış gibi ağrıyordu. Kendine gelmeye başlayınca etrafına baktı. Hatırlamıştı. Şimdi neredeyiz peki, diye sordu.


Bilmiyorum. Gözümü açtığımda buradaydık.


Koku yüzünden, dedi Serdar. Bizi bayılttılar ve sonra da buraya getirdiler demek ki.


Mert, manyak mı bunlar, diye söylendi ama hemen ardından önemi yok, dedi sevinçle. Artık özgürüz.


Serdar’ın ayağa kalkmasına yardım etti. Özgürüz de neredeyiz, diye sordu Serdar.


Şu tarafa doğru yürüyelim bence. Yakın bir yerlerde bir yerleşim vardır mutlaka.


Serdar etrafında tam bir tur attıktan sonra eliyle sus işareti yaptı ve tepenin arka tarafını işaret ederek dinle, dedi. Kuş sesi bunlar.


Mert’in bir şey demesine veya sormasına fırsat vermeden koşar adımlarla tepeyi tırmanmaya başladı. Genç adam arkasından yetişmeye çalışıyordu. Serdar’ın birden durduğunu ve adeta donakaldığını fark etti. Yanına geldiğinde gördüğü manzara karşısında neredeyse küçük dilini yutacaktı.


Önünde dikilmekte oldukları dik uçurum en az elli metre yüksekliğindeydi ve dibini devasa dalgalar dövüyordu. Balıkçıl kuşların çığlıklarının eşlik ettiği dalga sesleri başlarının sandıklarından daha büyük bir belada olduğunu söyler gibiydi. Burası da neresi, diye sorabildi Mert.


Serdar, İstanbul olmadığı kesin, diye karşılık verdi.


Mert, heyecanla az ileride denizin ortasındaki bir kayalıkta orada mahsur kalmış gibi duran deniz fenerini işaret ederek, Şile olmasın burası, diye atıldı.


Serdar karşılık vermeden görebildiği kadarıyla etrafı incelemeye çalışıyordu. Aşağıya doğru bakmak için biraz öne eğildi ama sonra korkarak geri çekildi. Hiçliğin ortasındaydılar sanki.

Şimdi ne yapacağız, diye sordu Mert. Durdukları yer deniz fenerinin ışığı ile az da olsa aydınlanınca hayalet görmüş gibi irkildi. Sakalın, diyebildi.


Serdar elini yüzüne götürdüğünde genç adamın ne demek istediğini anladı. Sakalı daha da uzamıştı.


Neler oluyor böyle, diye mırıldandı.


Mert iyice telaşlanmıştı, şimdi ne yapacağız, diye sordu.


Yürüyeceğiz, dedi Serdar.


***

Ovanın karşısındaki tepeye vardıklarında neredeyse sabah olmak üzereydi ve Serdar geceden beri şüphelendiği konuda artık emindi.


Denize doğru yumuşak bir eğimle inen araziye ve ağaçların bitimindeki kumsala bakarak, korkarım bir adadayız, dedi.


İkisi de yorgunluktan bitkin bir halde oldukları yere çömeldiler.


Şimdi anlıyorum, dedi Mert. Öldük ve arafa düştük.


Serdar, bana hiç de ölü gibi görünmüyorsun, diye karşılık verdi. Orada olmadığını bilse de elini ceplerinde gezdirip bir sigara arandı. Sonra kendi kendine, garip, sigarayı bırakalı iki sene oldu, dedi.


Su bulmamız lazım, diye çıkıştı Mert. Koskoca adada susuzluktan ölmeyelim.


Haklısın, aşağıya insek iyi olacak. Sadece su değil yiyecek de bulmalıyız.


***

Ağaçlardan topladıkları meyvelerle açlıklarını ve biraz da olsa susuzluklarını bastırmayı başarmışlardı ama henüz temiz su bulamamışlardı.


Bir şey fark ettin mi, diye sordu Serdar.


Ne gibi?


Balıkçıl kuşlardan başka hiçbir hayvana rastlamadık.


Bu iyi mi kötü mü?


Sadece tuhaf… Yani tabii ki vahşi bir hayvan tarafından avlanmak istemem, bu açıdan iyi ama etrafta bizden başka canlı olmayışı da canımı sıkıyor.


Sana diyorum ama bana inanmıyorsun. Bu adada biz dâhil canlı bir şey yok.


Serdar bir anda durdu, geri dönmeliyiz, dedi.


Nereye?


Dün uyandığımız yere.


Burada en azından meyveler var, dedi Mert. Orada hiçbir şey yoktu. Hem, ne diye geri dönecekmişiz? Burada büyük bir ateş yakalım. Nasılsa bir gemi geçecektir.


Bir ölüye göre oldukça olumlu bakıyorsun olaylara…


Ben ciddiyim, diye çıkıştı Mert. Burada kalmak daha doğru!


O taş hücreyi bulmalıyız. Aradığımız cevaplar orada.


O hücre mi ne haltsa artık, onun bu adada olduğunu nereden biliyorsun?


Bilmiyorum ama öyle hissediyorum.


O kadar yolu geri yürümemizi teklif ediyor olamazsın. Üstelik buradaki yiyecekleri bırakarak…


***

Öğlene doğru hedeflerine varmışlardı. Havadaki bir iki cılız bulutu başından savmayı başaran güneş etkisini iyice arttırmıştı. Mert tişörtünü çıkarıp başına sardı. Serdar da ceketini başının üzerine çekmişti. İki farklı yönde dolaşıp dün içinde tutuldukları o yeri aradılar. Yer altında olmalı, demişti Serdar. Herhangi bir kapak ya da onun gibi bir şey bulan diğerine bağırarak haber verecekti. Bu arayış iki saat kadar sürdü ve bir sonuca varamadılar. Son bir gayretle tepeye kadar çıkıp deniz fenerine karşı oturdular.


Başımıza güneş geçecek, dedi Mert. Zaten susuz kaldık. Bence halen biraz gücümüz varken kumsala geri dönelim.


Ben bunu yapabileceğimi sanmıyorum, diye karşılık verdi Serdar. En azından bu sıcakta yapamam. Hava kararana kadar burada dinlenelim.


Mert sinirlendiğini saklamaya gerek duymuyordu. Burada dinlenmek mi? Tek bir gölge bile yok burada. Sana dönmeyelim demiştim. Ne diye dinledim ki seni? Ben gidiyorum. Sen ister kal ister gel kendin bilirsin. Karanlıkta yolunu bulacağını düşünüyor olamazsın gerçekten.


Serdar birbirimizden ayrılmamız doğru olmaz diyerek itiraz edecek gibi oldu ama Mert onu dinleyecek halde değildi. Küfürler ede ede, söylene söylene yürümeye başladı. Serdar ceketinin altında iyice küçülerek kendini güneşten korurken sürekli aynı pozisyonda oturmaktan sırtının ağrıyacağını hatırladı. Havanın kararmasına daha çok vardı ve susuzluk ciddi bir dert olmaya başlamıştı. Ceketinin cebinden çıkardığı meyvelerden birini yemeye niyetlendi ama sonraya saklamanın daha akıllıca olduğuna karar vererek vazgeçti. En iyisi biraz uyumak, diye düşündü ve uzanırken ceketi ile başını hava almasına yetecek bir açıklığın haricinde tamamen örttü. Yorgunluk ve güçsüzlüğünün damarlarına zerk edilen bir zehir gibi tüm vücuduna yayıldığını hissederek derin bir uykuya daldı. Mert yürümeye devam ediyordu.


Gök gürültüsü ile irkilerek uyandığında gökyüzünün gri bir öfkeyle kendisine baktığını gördü. Hava birden nasıl da değişmişti. Elini yüzüne götürdü, sakalı aynı boydaydı. İlk düşen yağmur damlalarına sevinerek ağzını açabildiği kadar açıp başını yukarı kaldırdı. Yerde ararken gökte bulmuştu suyu. O an Mert aklına bile gelmiyordu. Yağmur şiddetini artırınca birkaç saat önce güneşten korunmak için kullandığı ceketini bu kez başka bir amaçla geçirdi kafasına ve hızlı adımlarla kumsala doğru yürümeye başladı. Hava tamamen kararmadan oraya varabilmeyi umuyordu.


Bu esnada Mert kumsalda yere kazdığı küçük bir çukuru ağaç ve bitkilerin yaprakları ile geçirimsiz hale getirmeye çalışıyordu. Aklınca bu şekilde su depolayacaktı. Toplayabildiği kadar meyveyi toplamış ve kendince sağlam bir yere istiflemişti. Su problemini de çözerse birkaç gün daha idare edebilirdi. Yakacağı ateşi birileri mutlaka görecekti ama… Okkalı bir küfür savurarak eliyle başına vurdu. Yağmur her şeyi ıslatmıştı. Uzun bir süre ateş yakamayacaktı…


Serdar kumsala vardığında yağmur tamamen kesilmişti ama onun da yorgunluktan bir adım daha atacak hali kalmamıştı, olduğu yere yığıldı. Mert karanlıkta duyduğu seslerden ürkerek saklandığı yerden çıktı. Gelenin Serdar olduğunu anlamıştı. Havuz fikri işe yaramamıştı ama birkaç ağaç kabuğundan yaptığı çanak fena iş görmemişti. Serdar’a biraz su içirdi. Sonra ikisi de uykuya daldılar.


***

Serdar gözünü açtığında masasının üzerindeki telefonunun çalmakta olduğunu fark etti. Rüyadan uyanmış gibi hissetmiyordu kendini. Korkunç bir iç sıkıntısı ile yüzünü yokladı. Yüzü tamamen traşlıydı. Telefon çalmaya devam etti ama oralı olmadı. Kalktı, biraz yürüdü. Başının arkası ağrıyordu, eliyle ovarken büyük bir iş merkezinin on yedinci katındaki ofisinin penceresinden dışarıya bakıyordu. Arabaların ışıkları yerde kıvrıla kıvrıla dolaşan sonsuz büyüklükte bir yılanı resmeder gibiydiler. Telefon tekrar çalmaya başladı. Eşi arıyordu. Neden geciktiğini sordu, Serdar da ofiste uyuyakaldığını, birkaç dakika sonra çıkacağını söyledi. Lavaboya gitti, elini yüzünü yıkadı. Aynada kendine uzun uzun baktı. Kendini rüya gördüğüne ikna etti. Anlamsız, saçma bir rüya işte, diye geçirdi içinden. Sonra dışarıda gök gürlemeye başladı. Birdenbire kalp atışlarının hızlandığını hissetti. Yağmur damlalarının cama vuruşlarıyla aynı tempoda atıyordu kalbi.


Telefonu yeniden çalmaya başladı. Ekranda beliren numarayı tanımıyordu. Telefonu açıp açmama konusunda nedenini anlamadığı bir tereddüt yaşıyordu ama cevap vermediği her saniye zilin sesi de yağmurun şiddeti de artıyor gibiydi. Camın kırılacağından, kulaklarının patlayacağından korkuyordu, neredeyse nefesi kesilmek üzereyken açtı telefonu.


Serdar Abi, ben Mert! Kaç Abi, geliyorlar…






57 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör

Sinekler