BİR AHİR ZAMAN MEHDİSİ’NİN RÜYASI (HURÛFİLİĞİN KURUCUSU FAZLULLAH’IN ÖYKÜSÜ-ESERLERİ VE ARDILLARI)

İKİ CİHANA SIĞAMAYAN NESİMÎ’YE

HEATH LOWRY’E


Hayatı hakkında çok az bilgimizin olduğu Fazlullah’ın, yalnızca iki kaynakta gerçek adının Abdurrahman olduğundan ama daha ziyade Ebu’l Fazl Esterabâdî ya da Seyyid Fazlullah olarak bilindiğinden bahsediliyor. Hayatı hakkında çok az kaynak olduğunu kabul etmemize rağmen bu, hakkında hiçbir şey söyleyemeyeceğimiz anlamına da gelmiyor. Özellikle halife ve müritlerinin bıraktıkları farklı birçok kaynakta satır aralarından hayat hikâyesini kısa da olsa öğrenmek mümkün olmaktadır. Ancak hareketin dışından kendisi ile ilgili kaynağın sınırlı olması, bu bilgilerin ihtiyatla kullanılması gerektiğini hatırımızda tutmamız gerekliliğini ortaya çıkarıyor. Bu nedenle, oldukça ilgi çeken hikâyesinin hem tarihi anlatı hem etrafında oluşturulan mitin tezahürü olduğunu da unutmamalıyız.


Müritlerinin yazdığı eserlere göre Fazlullah, 1340 yılında Esterabâd’da doğdu. Hazar Denizi’nin güneydoğu kıyısında bir eyaletin başkenti olan şehir o zamanlar İlhanlı devletine bağlı önemsiz bir emir tarafından yönetilmekteydi. Fazlullah’ın babası şehirde kadıyü’l-kuzat (kadıların başı) olarak görev yapıyordu, bu, aileyi o bölgede seçkinler sınıfının üyesi haline getiriyordu. Fazlullah’ın Müslümanlar açısından ayrıcalıklı bir sıfat olan Seyyid payesi ile anılması, onun Hz. Muhammed nesebinden gelen soyuna işaret ederken, Esterabâd birçok Seyyid’in en azından sonraki yüzyıllarda çok fazla yaşadığı dini merkez olarak anılan bir şehirdi. Ailesinin hangi mezhebe bağlı olduğu bilinmese de eserlerinden özellikle Şii İsnâ aşeriyye kolundaki imamlara ilgili olması kendisinin mezhebi hakkında bazı ipuçları veriyor. Fazlullah’ın oğullarından biri tarafından kaleme alınan bir eserde onun Sünni Şafi mezhebinden olduğu iddia edilirken yazdığı kitaplar ve itikadı bunun mümkün olmadığını göstermektedir. Çeşitli kaynaklara göre, babasını küçük yaşta kaybetmiş ve babasının görevini devralmıştı. Bu kadılık makamının babadan oğula geçmediği ve nesilden nesile aktarılmadığı bilinmektedir. Bu durumda bu makama gelmiş olması yerel bir adet olarak düşünülmektedir. Kaynaklarda at üstünde makama getirildiği ve kadılık makamı işlerinin yardımcıları tarafından yerine getirildiği anlatılmaktadır. Kadılık makamının onu çocuk yaşta olgunlaştırdığı, ayrıca dinin vecibelerini küçük yaşta öğrenirken, şeriata göre kanun uygulaması belli bir seviyeye çocuk yaşlarda gelmiş olduğunu gösterir. Zaten anlatılarda gündüz dini vecibelerini yerine getirmekle kalmıyor geceleri ayakta geçirerek fazladan ibadet ediyordu. Gençlik dönemlerinde çok sıkı ve iyi bir eğitim aldığı hayatının sonraki devrelerinde kaleme aldığı eserlerinden anlaşılmaktadır. İslamın temel kaynağı Kur’an ve sonrasında Hadis ile birlikte ilk İslam büyükleri hakkında yazdıkları onun derin ve oldukça geniş bilgi sahibi olduğunu gösteriyor.


İlk mistik tecrübesine Mevlânâ’nın bir beyiti neden oldu.


“Bekâya sahip olduğun halde ölümden niye endişe ediyorsun?

Hüdânın nuruna sahipken neden mağarada gizleniyorsun?”


Bir dervişin okuduğu beyitten etkilenmiş, bir süre ayakta vecd halinde kalakalmış sonrasında hocasından bu beyitin anlamını sormuştu. Hocası, bu beyitteki anlamı anlatacak derecede yeterli olmadığını, Mevlânâ’nın sözlerinin altında yatan manayı anlamak için kişinin kendisini tamamen tasavvuf yoluna vermesi gerektiğini, bu sayede mananın akıl yoluyla bilinerek değil, bizatihi kişinin içinde tecrübe edilerek anlaşılabileceğini söyledi. Fazlullah beyitte sözü edilen Allah’la bütünleşme ve ölüm gerçekliğinin ötesine geçme ümidiyle hocasının işaret ettiği tasavvuf yolundan yürümeye karar verdi.


Mevlânâ’nın sözlerini duyduktan sonraki bir yıl hem gündüz yapması gereken işleri yapmış hem de geceleri şehrin mezarlığında geçirerek ibadet etmeye başlamış, sonrasında fikirleri ile yaptığı işin taban tabana zıt olduğunu düşünerek bir gece gezgin derviş olmak için ailesini ve yaptığı işi bırakarak 19 yaşında şehri terk etmiştir. Gece şehir dışında rastladığı çoban ile kıyafetlerini değiştirmiş o andan itibaren dünyevi bağlardan ve konforlu yaşamından vazgeçtiğini simgeleyen bu keçe kıyafeti bir daha üzerinden hiç çıkarmamıştır. Manevi arayışları onu önce Isfahan şehrine getirmiş, uzun yola ve meşakkate uygun olmayan bünyesi ayaklarına zarar vermiş bir süre burada hasta yatmıştır. İyileştikten sonra o dönem İslam dünyasında giderek popüler hale gelen gezgin derviş dünyasının bir parçası olmuştu. 1300 ile 1500 yılları Kalenderî, Haydarî ve Rum Abdalları gibi grupların ortaya çıktığı dönem olarak bilinir, işte Fazlullah bu gibi gruplar ile içli dışlı hale gelmişti. Bu grupların çoğu tekke ve zaviyelerin zenginleşmesine, taç ve hırkaya düşkünlüklerine tepki olarak doğmuş halk tarafından konulan sözde dini normlara tepki amacıyla ortaya çıkmışlardı. Fazlullah’ın böyle bir tepki içinde olduğuna dair bir ipucu elimizde olmasa da bu gruplar ile dolaştığı bilinmektedir.


İsfahan’da ayrıca kendisi ve geleceği için büyük önem taşıyan rüyalar görmeye başladı. Bu rüyaları gündüz uyandığında yaşadığı tecrübeler ile büyük bir isabetle tabir ediyordu. İlk rüyası ve ertesi gün yaşadığı endişe rüyalarında ona aslında geleceğin gösterildiği düşüncesi ile kayboldu Fazlullah artık yakın zamanda şöhret bulacak bir rüya tabircisiydi.


İsfahan’da bir süre kaldıktan sonra hac için Mekke’ye gitmeye karar verdi. Eserleri Kâbe’nin önemi hususunda kapsamlı yorumlar içerir. Hac yolculuğunun hayatının dönüm noktalarından biri olduğu söylenebilir. Bu yolculuktan sonra Harezm şehrine geçmiş bir sonra tekrar hacca gitmeye karar vermiştir. Ancak yolda bir tipiye yakalanmış zorunlu dinlenme esnasında rüyasında Mekke’ye değil Meşhed’e gitmesi kendisine bir adam tarafından aktarılmıştır. Fazlullah rüyasında gördüğü kişinin Meşhed’de bulunan türbesinde yatan sekizinci Şii İmam Ali b. Musa er-Rıza olduğunu fark ederek buraya gitmiştir. Rüyasını bir davet olarak yorumlamıştı. Buradaki türbe içinde yaptığı ibadetlerin kendi manevi gelişimi için çok faydalı olacağı hükmüne kapıldı. Daha sonra Mekke’ye gidecek ve bir kez daha Harezm şehrini ziyaret edecekti.


Harezm şehrinde yirmili yaşların başlarındaydı ve rüya görmeye devam ediyordu. Harezm’de gördüğü rüyalarda önemli mürşitler ile temasa geçiyor ve yalnızca seçilmiş kişilere malum olacak şeylerin bilgisi kendisine veriliyordu. Bir gece rüyasında kendisini bir hamamda gördü Hz. İsa da oraya gelip kendisine tüm İslam tarihi boyunca en muhlis Allah yolcularının kimler olduğunu sordu. Fazlullah bilmediğini söyleyince Hz. İsa bu kişilerin dört büyük mutasavvıf İbrahim Edhem, Bayezid-i Bestamî, Sehl b. Abdullah Tusterî ve Behlül olduğunu belirtti. Bu dört isim de onun aklında yer etti, büyük ölçüde bu rüya ile Fazlullah, bu dört mutasavvıfça uygulanan öğretilerin, diğer görüşler ve kişilerin düşünce ile tasavvuf pratikleri yerine tercih edilmesi gerekliliğini vurguluyordu.


Birkaç gün sonra Fazlullah rüyasında Hz. Süleyman’ı görmüştü. Hz. Süleyman rüyasında ona halktan birinin eziyet edip etmediğini sormuş o da evet demişti. Hz. Süleyman hüthüt kuşuna dönüşen sağ koluna bu adamı getirmesini söyledi. Hüthüt kuşu kara bir karga ile bir süre sonra geri dönmüştü. Bu karga Fazlullah’a eziyet eden adamın dönüşmüş olduğu haldi. Hz. Süleyman onu azarlamış ve hüthüt kuşuna onu öldürmesini emretmişti. Diğer bir rüyada yine Hz. Süleyman’ı görmüş rüyanın verdiği mesaja göre Fazlullah nefsindeki şeytani tarafı etkisizleştirerek bedeninden kovmuştu.


Harezm’de gördüğü bir başka rüya Fazlullah’ın tüm zamanların en iyi rüya tabircisi olacağına dair bir haber veriyordu. Rüyasında Hz. Muhammed’i gördü ve peygamber ona rüya tabir edebilme kabiliyetinin, otuz bin yılda bir görünür olan ve yetmiş bin âlemi kuşatan yıldız gibi olduğunu söyledi. Daha sonra ise bu yıldızın şimdi zuhur ettiğinden ve eğer isterse onu görebileceğinden bahsetti. Fazlullah’a gidip bir portakal ağacının altında beklemesini, orada içlerinden birinin diğerlerinden daha büyük ve parlak olduğu yedi yıldız göreceğini söyledi. Fazlullah denileni yaptı. Parlak yıldızdan çıkan bir ışık huzmesi Fazlullah’ın sağ gözünden içeri girdi. Fazlullah, kendisine Hz. Muhammed’in sözleri olan Hadislerin gizli anlamlarının artık kendisi tarafından bilindiğini söylüyordu.

Fazlullah’ın bu rüyası ona hayatı boyunca tüm eylemleri için en büyük maddi ve manevi mirası oluşturdu. Takipçileri ona rüya tabirinin efendisi anlamında Sahib-i Tevil diyorlardı. Onlara göre Fazlullah tüm olayların altında yatan nedeni biliyor hakikate nüfuz edebiliyordu. Aynı zamanda kuşların dilini de biliyordu. Fazlullah, Allah’ın kendine rüyalar ve kuş dilini insanların anlayabilecekleri dile aktarabilmesi için özel bir ilim bahşettiğine inanıyordu. O, bu ilmi İmam Ali b. Musa er-Rıza, Hz. İsa, Hz. Süleyman ve Hz. Muhammed’in rehberliğinde kademe kademe almıştı.


Mahareti tüm şehir tarafından duyulmuş Harezm’de şöhreti oldukça artmıştı. O sadece daima sessizlik içinde ve günlerini oruç içinde geçiren manevi arayış yolunda olanlar ile ilişki kuruyordu. Sonunda artan kalabalıktan rahatsız olmuş ve Harezm şehrini terk etmişti. Durak Sebzevar şehriydi. Sebzevar oldukça farklı bir yerdi ve burada Fazlullah başka bir hal ile daha donanacaktı.


Burası, Serbedârîler isimli seçkinler sınıfının idaresi altında, hanedan bulunmayan birbiriyle çatışan çıkar ve politik iddialara sahip soylu aileler tarafından idare edilen tuhaf bir kentti. Öyle ki lonca örgütünün ve özellikle kasap ile cenaze levazımatçılarının büyük bir gücünün olduğu şehir bir süre bir kasap tarafından yönetilmişti. Bu şehir kıyamet beklentisinin yüksek olduğu, çevre şehirlerden farklı bir yapıdaydı. Toplum içinde hem yönetimsel karışıklık hem kıyamet beklentisi halkı bir kısım karizmatik şeyhin yanına itiyordu. Ancak bunlar da siyasi ihtirasları olan kimselerdi ve sık sık güçlü aileler etrafında yaşanan çatışmalar esnasında taraf oldukları gerekçesiyle hayatlarını kaybediyorlardı. Şeyhiye olarak bilinen grup ve karizmatik önderlerinin dini görüşleri tam olarak bilinmese de kıyametin yaklaştığı, Mesih’in zuhur edeceğini söyledikleri ve halkı yaşanacak savaş (kozmik) için silahlanmaya çağırdıkları az bilinen kaynaklardan çıkarılabilmektedir. Öyle ki bunların kıyamet senaryoları halkı çok etkilemiş, şehir kapısında sürekli bir beyaz at Mesih geldiğinde binsin diye hazır bekletilmiştir. Fazlullah’ın buraya boşa gitmediği düşünülmelidir. Kendinin farkında olan Fazlullah, bazı gizli anlamları bildiğine inanan bir şahsiyetti ve kendi düşüncelerine kıyamet ile Mehdici ideolojiyi eklemleyecekti. Gölpınarlı, Fazlullah’ın nübüvvet döneminin Hz. Muhammed ile sona erdiğini, Hz. Ali ile İmamiye devrinin başladığını, son imamın da kendisi olduğu fikrini yaymaya çalıştığını, eserlerinde aktarmıştır.


Ancak burada kendisini mehdi ilan ettiğine dair bir kanıt bulunmuyor, yine rüya tabirlerine devam etmiş bu şehirden de ayrılmış önce Yezd sonrasında İsfahan’a geri dönmüştür. Harezm, Yezd, Sebzevar gibi ahalisi kısıtlı şehirlerden Isfahan gibi dev bir kente gelmesi artık gizlenmeye ve insanlardan uzak durmaya çabalamadığına, bilakis kendini göstermek istediğine dalalet etmektedir. Fazlullah burada Tohçı Mahallesi’ndeki mescidin içini kendine mesken tuttu. Birçok özel şahsiyet kendisine burada kapılanacaktı. Bu mescit kısa süre içinde insanların buluşma noktası oldu. Isfahan’da şöhreti çok arttı ya ondan irşat talep eden tasavvuf yolunun yolcuları yahut rüya tabiri için gelenler, onun en büyük ziyaretçi grubunu oluşturan kalabalıktı.


Âlimler, Seyyidler, emirler, vezirler her kademe seçkin sınıf rüya tabiri için ona geliyordu. Öyle bir konuma gelmişti ki dilerse insanların sırlarını saklayabilir, dilerse herkese anlatabilirdi. Fazlullah’ın seçkinler ve idareciler arasında güvenilir bir kişi olduğunun ispatı anlamına da gelebilecek bu rüya tabiri işi Fazlullah’ın Horasan, Irak-ı Acem, Azerbaycan, Şirvan’da da şöhret bulmasını sağladı sonunda Isfahan şehrinden kalkarak Tebriz’e gitti.

1370/1374 yılları arasında Tebriz’e gittiği düşünülen Fazlullah, İran Azerbaycan’ı olarak anılan 13. ve 14. Yüzyıllarda İran için kilit noktada olan önemli ilim, kültür ve sanat şehrinde özellikle rüya tabirlerine devam etti ancak maiyeti artık daha kalabalıktı. İlhanlı hükümdarlarından Abaka tarafından başkent yapılan şehir, bu statüsünü zaman içinde Sultaniye şehrine kaptırsa da önemli bir kent olmayı hep sürdürdü. Son İlhanlı Moğol hükümdarı Ebu Said Bahadır Han sonrası kent, Celayirî ve Çobanîler zamanında da eski ihtişamlı günleri hatırına bu hükümdar ailelerine başkentlik yaptı. Tebriz’de özellikle cinsel içerikli rüyalar üzerine yaptığı yorumlar ilgi çekici olduğu kadar, insanların ona daha fazla bağlanmalarına ve ilgi göstermesine neden oldu. Ancak o burada sıkı bir riyazet ve züht anlayışı içinde olmaya devam ediyor, bu, rüya tabiri olayı ile tezatlık teşkil ediyordu. Kendisi de farkındaydı ancak ünü gittikçe artıyordu, üstelik burada bir evlilik de yaptı, bu, etrafında bulunanlar için yine ilginç bir durumdu ancak ses çıkarmadılar. Üstelik Tebriz’de yaşadığı bir deneyim yine hayatının önemli bir dönüm noktasıydı. Doğru şekilde tabir ettiği her rüya onun Allah vergisi yeteneğini gösteriyordu, sonunda o yeteneklere bir Ramazan günü bir yenisi daha eklendi. En yakın takipçilerinden Nâcîfî bu olayı şöyle anlatır:


“Fazlullah hazretleri bir gün erbaindeyken (kırk gün hücreye kapanma) Keşf-i İlâhî’ye mazhar oldu. Hz. Muhammed’in esrarı, hakikati ve makamları onun muhlis kalbine doğdu. Fazlullah şimdi diğerlerinin olduğu mertebe ve derecenin de ötesine muttali olmuştu. Bu hadiseden sonra üç gün üç gece boyunca kendinden geçti, hilafsız ağlayıp yakardı. Üçüncü gün Fazlullah bu haldeyken aniden bir ses kulağına şu satırları okudu:


O, dünya nimetlerini geride bıraktığı zaman

Âlem bütün belalardan kurtulacak

Biri gelip de ‘kim bu genç adam?

Bu ay, zemin, asuman?’ diye sorarsa

Söyle: O, zamanın efendisi,

Tüm peygamberlerin sultanı.”


Bu satırlar artık Fazlullah’ı dönüşü olmayan sıfatlar ve iddialar arasında farklı bir yola itmişti. Bu yol oldukça problemliydi ve sapkın olarak nitelenmesine yol açtı. Takipçileri tarafından -belki kendisi de- Peygamber seviyesinde hatta ötesinde görülüyordu. Onlara Fazlullah’a kâinatın teşekkülünde merkezi bir rol tahsis edilmişti.


Yaşadığı Keşf-i İlâhî deneyimi hayatında önemli bir dönüm noktasıydı ve bir dizi değişikliği beraberinde getirdi. Artık o, Allah’ın kendisinde zuhur ettiğine inanan biriydi, Allah’ın kerameti ve azameti artık Fazlullah’ın bedenindeydi ve bedeni kutsaldı, o mukaddes bir varlık olarak takipçileri tarafından görülüyordu.


Onun peygamberliği, hatta peygamberin üstünde olduğu düşüncesi dünyevi meseleler üzerinde söz sahibi olacağı anlamına geliyordu. Onun zuhur etmesi ilahi olarak önceden tescil edilmişti ve âlemin mitolojik tarihi akışı içine yerleştirilmeliydi. Bu konu, İslam inancında kendisine yer bulan, kıyametten önce Allah’ın dünyaya göndereceği son rehber olan Mesih beklentisiyle doğrudan örtüşüyordu. Fazlullah’ın Mesih olarak zuhur etmesiyle, artık köşesine çekilmesi mümkün değildi. Dünyaya açılması ve kendisine lütfedilen hakikatleri yaymak zorundaydı.


Kendisine göre geliştirdiği bu hakikatleri yayarken rüyaları kullanıyor ve bu onun siyasi hırslarını da ele veriyordu. Nevmnâme adlı kitabı bu amaçla yazmıştı ve gördüğü üç rüya bu hırsları tescil ediyordu.


Nübüvvet halkasının bir üyesi hatta varisi olarak kendini gördüğünü ve buna inandığını gösteren bir rüyasında, Fazlullah Hz. Ali ile bir araya geldi. Hz. Ali, onun elini tutup ona önderi olarak biat ettiğini söyledi. Bu rüya Fazlullah’ın Mesih olarak kabul edilmesi gerektiği sayılıp, takdir edilmesini beklediği anlamına gelen sözde rüya ile verdiği mesajlardan biri olarak kabul edildi.


Yine başka bir rüyada yönetici seçkin aileler arasına girebilme siyaseti güttüğünün ip uçlarını veriyordu. Rus ve Türk unsurları ile büyük bozkır halklarını içinde barındıran oldukça etkileyici bir devlet Altınordu Hanlığını kendine seçmişti. Rüyada, Toktamış Han’ı ve kızını görüyor onun kızıyla evleniyor ve ondan bir oğul sahibi oluyordu. Bu oğlanın dini sembolize eden kendisiyle, siyaseti sembolize eden annesi arasında uzlaştırıcı olacağını ümit ediyordu.

Yine kitapta Fazlullah’ın müritlerinden birinin yedi defa gördüğü bir rüyada, bir kişi sahipkıran olarak addediliyordu. Rüyada sahipkıran olarak bildirilen kişinin kim olduğu söylenmiyor ancak onun Fazlullah’ı işaret ettiği bilindiği için bu rüya kaydına giriyordu. Yine Fazlullah başka bir rüyasında, yeni bir hükümdarın cülusu ertesinde çalınan davulları Tebriz’de çalınırken görüyor ve merasim vesilesinin kendisi olduğunu fark ediyordu.

Nevmnâme, Fazlullah’ın hakikatte ne gibi bir oluşumun içinde olduğunu ele veren, oldukça ilginç bilgiler sunan bir eser. Özellikle Mesih olarak kendini konumlandırdığını bu kitaptan rüyaları vasıtası ile öğrenmek mümkün olmaktadır. Fazlullah kimi zaman elinde tuttuğu kılıç ile gökyüzünün aydınlandığını görüyor, bir başka rüyasında ise altından muhteşem bir el yazısı ve yıldız haritasıyla bezenmiş bir kılıç görüyordu, bu kılıcın kabzasını kendisi tutuyor, kılıcın üstünde yazanlar ise Fazlullah’ın zuhurundan sonra dünyada korkunç olayların yaşanacağını söylüyordu.


Nevmnâme, onun güttüğü davada Mesih olarak konumlandırılması gerektiği inancına ışık tutan bir eser olarak karşımızda. Burada rüyalarında gördüğü Hz. Ali gibi özel bir kişiliğin ona biat etmesi, mevcut kuvvetli hanedanlara dahil olma çabaları ve nihayetinde kılıç ile ilahi gücün yardımıyla zafer kazanacağı beklentisi bunu doğrulamaktadır. Elbette bu kitapta sadece bu davaya ait rüyalar görmüyor, ona kötü bir talihin yaklaşmakta olduğunu hissettiren rüyalar da eşlik ediyordu. Sanki kendisini bekleyen kötü sonu biliyor gibiydi. Ama o yine de davasında ısrar edecekti.


Gördüğü rüyalar sonucunda kendisini Mehdi, peygamberlerin ve velilerin sonuncusu olarak görür. Bu rüyalarını açıkladıktan sonra Tebriz uleması tarafından tekfir edilen Fazlullah, 1367 yılında İsfahan’a giderek bir mağarada inzivaya çekilir. Hurûfî yazma eserlerden birinde ilmin zuhurunun 1386 yılında gerçekleştiğini yazar, başka bir risalede ise aynı tarih için Fazlullah’ın zuhur u burûz (zuhur ve ortaya çıkış) notu düşülmüştür.


Nihayetinde Timur tarafından öldürülmesi emri gelecektir. Emrin nedeni, Fazlullah’ın Timur’u haksız yere güç kullanmayı bırakması, şahsi ve ailevi menfaatleri bırakıp eşitlik, af ve cömertlikle davranıp halkın mutluluğunu temin etmeye davet ettiği için, diğer bir rivayete göre ise Timur’u ittihadiye (kabaca, Allah’ın bir kısım varlıklara hulûl ederek onlarla birleşmesi) itikadına çağırdığı için verilmiştir.


Azerbaycan Valisi Miranşah tarafından Şamahı’da tutuklanan Fazlullah, zilkadenin ilk günü yani 28 Ağustos 1394 günü Alıncak kalesine hapsedilir ve zilkadenin altıncı günü Şeyh İbrahim adlı birinin fetvasıyla öldürülür. Fazlullah’ın cesedi ayaklarına ip bağlanıp sokaklarda gezdirilmiş, daha sonra da müritleri tarafından alınıp gömülmüştür.

Tarih kitaplarında ölümü ile ilgili dramatik çok fazla anlatı bulunmaktadır. Cesedinin yakıldığı, Miranşah’ın kafasını bizzat kestiği, bu kafanın Timur’a gönderildiği ve şarap kadehi yapıldığı gibi anlatılar mevcuttur. Miranşah bu ölüm ile ilgili doğrudan sorumlu tutulmuş, Hurûfîler tarafından Maranşah (yılanların şahı) olarak anılmıştır. Fazlullah’ın mezarının olduğu Alıncak kalesi Timur’un elindeyken Cihanşah tarafından fethedilmiş ve Akkoyunluların eline geçmiştir. Kale bugün harabe halindedir.


Aliyyu’l A’la ve diğer önemli kişilerin kayıtları ölüm tarihi ve diğer soruları yok edecek niteliktedir. Bu kitapların günümüz Türkçesine çevirisi yapıldıkça hakkında yanlış bilgiler çürüyecektir.


Fazlullah’ın Tebriz’de yaptığı evlilikten Nurullah, Kelimullah, Selamullah, Fatıma Hatun, Bîbî Hatun, Ümmül Kitab ve Fatihatül Kitab adlarında yedi çocuğu olmuştu. Fatıma Hatun Fazlullah’ın halifesi ve Aliyyu’l A’la’nın zevcesidir. Ölümünden sonra Fazlullah Hurufiliği yaymayı amaç edinmiş geniş bir halifeler topluluğu bırakır. Bu isimler; Emir Seyyid Ali, Hüseyin Keyâ b.Nakib, Mevlana Mecduddin, Mevlana Mahmut, Mevlana Kemâleddin Hâşîmî, Hafız Hasan, Şeyh Ali Mağziyiş, Mevlana Beyazid, Tevekkül b. Dârâ, Mevlana Ebu’l Hasan şeklinde listelenir. Seyyid Şerif, Beyânü’l Vâki’de bunlara Seyyid İshak, Seyyid Nesimî, Hasan b. Haydar, Hüseyin Gazi ve Süleyman’ı ekler.

HURÛFÎ ANA KAYNAKLARI, ÖNEMLİ İSİMLERİ/HALİFELERİ…


Fazlullah Esterâbâdî tarafından 14. Yüzyılda İran’da kurulmuş mistik ve felsefi akım, “Hurûfî” ismi “harf” kelimesinden türemiştir. Hurûf, harfler demektir. “Hurûfî” de “harflere mensup olan” anlamına gelir.


Hurufilerin esas kitabı, Fazlullah’ın eserleri özellikle Câvidannâme’sidir. Fazl’a, halifelerine ve müritlerine göre bu kitap, Kur’an gibi bir vahiy kitabı, hatta bütün dinleri tamamlayan kitap olarak görülür. Bu kitap mensur ve Gurgân lehçesi ile yazılmıştır. Fazlullah’a bir de “Câvidan-ı Sagıyr” adlı bir eser daha isnat edilir ki bunun Câvidannâme’nin Farsça yazılmış nüshası olduğu kabul edilir. Nevm-Nâme adlı eseri rüya yorumları üzerine yazdığı bir kitaptır, mensur ve Gürkan lehçesi ile yazılmıştır. Muhabbet-Nâme yine aynı tarzda mensur ve aynı lehçe ile yazılmış, Arş-Nâme ise manzum ve Farsça kaleme alınmıştır. Câvidan-ı Sagıyr’ın, Arş-Nâme olması da muhtemeldir çünkü Câvidannâme’ye, Arş-Nâme dendiğini yine aynı kitaptan öğrenebilmekteyiz. Fazlullah’ın en mühim eseri şüphesiz Câvidannâme’dir, kurduğu dinin ana hatları bu kitap ile bildirilmektedir.

ALİYYU’L A’LA

Fazlı’n en ileri gelen halifesi olup “Halifet’ullah, Vasıyy’ullah, Halife-i Fazl-ı İlâh, Vakıf-ı esrâr-ı serâir-i kelâm’ullah, Aliyy-i Âliyy-ı A’lâ” yani Allah’ın halifesi, Allah’ın vasıysi, Fazl-ı İlâh’ın halifesi, Allah kelamındaki gizli sırları bilen, yüceler yücesi Ali gibi lakaplar ile anılan Emir Seyyid Ali yani Aliyyu’l A’la, Fazlullah’dan hemen sonra gelir. 1369 da İsfahan’da, Tohcı Mescidi’nde Fazlullah’a kapılanıp damadı olmuştur. Aliyyu’l A’la’nın Haziran 1408 de katledildiği rivayet edilir. Bazı kaynaklara göre mesela Emir Gıyâseddîn, Anadolu’da katledildiğini söyler. Aliyyu’l A’la uzun süre zaman geçirdiği Anadolu’dan Nahçıvan yakınlarında olan Alıncak’a geçmiş orada ölmüş ve Fazlullah ’ın yanına gömülmüştür.

Hurufiliği Bektaşiliğe sokan kişinin Aliyyu’l A’la olduğu görüşü, konu hakkında çeşitli makaleler kaleme alan Rıza Tevfik ve Bausani gibi isimler tarafından ileri sürülmüştür. Hurufiler adına kıymetli eserleri mevcuttur.


Tevhidnâme olarak anılan eseri, Hurufilik hakkında bilgiler içermesiyle özel bir yerdedir, Ali Şah Şirazî’nin isteği üzerine yazılmıştır.


Firâknâme, Fazlullah’ın kızı Mahdumzâde için yazılmış bir mersiyedir, ölünün ardından yakılan ağıt anlamı olan mersiyeyi Fazlullah’ın kızı ve Emir Nurullah’ın annesi olan Mahdumzâde için yazmıştır.


Beşâretnâme’nin, Anadolu’da yazılmış bir mesnevi olduğu Ritter tarafından ortaya atılmış, 1400/1401 tarihinde tamamlanmış bir eser olduğu kabul edilmiştir. Gölpınarlı bu düşünceye katılmamaktadır.


Kürsînâme, Fazlullah’ın hayatı, Hurufiliğin Osmanlı topraklarında yayılmasına dair bilgiler içeren bu mesnevi, Kara Yusuf’un Miranşah karşısındaki zaferi üzerine yazılmıştır. 13 Ekim 1407’de tamamlanmıştır.


Fazlullah’ın öldürülmesini anlatan mesnevi formunda yazılmış bir eserdir. Bektaşiliğin Hurufilik üzerindeki etkisini gösteren bir gülbank içeren yapıt, 1411 yılında tamamlanmıştır.

Mahşernâme ise, tartışmalı bir yapıt olarak karşımızda dursa da Fatih Usluer konuya açıklık getirmiş ve eserin Aliyyu’l A’la’ya ait olduğunu göstermiştir.


ŞEYH EBUL HASAN

18 yaşında İsfahan’da yanına katıldığı Fazlullah’ın önemli öğrencilerinden biri olmuş, 1399/1401 yılları arasında Câvidannâme’yi manzum olarak tekrar yazmıştır. Fethnâme, Zübdetu’n-necât ve Beşâretnâme adlı eserleri vardır.


MİR SEYYİD ŞERİF

Şirazlı olduğu sanılan Mir Şerif, Seyyid Şerif Gürgânî’nin oğlu, Emir Şemseddin Muhammed’in öğrencisidir. Yanlarına Fazlullah’ın ve diğer Hurufilere ait eserler ile Anadolu’ya geldiği bilinmektedir. Beyânü’l Vâki, Hacnâme, İsm u Müsemmâ, Şerh-i Kaside ve Divân’ı vardır.


SEYYİD İSHAK

Asıl ismi Nasrullah b. Hasan Ali b. Mecduddin Hasan Nâficî’dir. Fazlullah’a Tohcı Mescidi’nde ilk kapılananlardan Derviş Ali’nin talebesidir. “Horasan Mürşidi” olarak anılmıştır. Fazlullah ile aynı yolda yürümüş ona damat olmuştur. Hâbnâme, İşâretnâme, Mahremnâme, Nâme-i Nâmî, Tahkîknâme, Turabnâme, Velayetnâme ve Risale adı verilen eserleri vardır.


ALÎ

Şairin hayatı hakkında yeterli bilgiye ulaşılamamıştır. Bu kişi Fazlullah’ın talebelerinden Alî Fânî olabileceği gibi, Emir Gıyâseddin’in bahsettiği Derviş Alî de olabilir. Dîvân adlı esere sahiptir.


EMİR GIYÂSEDDİN

Esterabad şehrinde doğan Gıyâseddîn Muhammed İbn Hüseyin ibn Muhammed Hüseyin Esterabadî, Aliyyu’l A’la’nın kız kardeşinin oğludur. 11 Şubat 1427’de Herat şehrinde Timur’un oğlu Şahruh’a karşı düzenlenen suikastla ilgili görülerek tutuklanmış, ilginç bir şekilde kendisi ve yanındakiler hakkında bir kanaate varılamamış, uzun süren mahkemeden sonra Süleymaniye kalesine hapsedilmiş, beş yıl sonunda Emir Nurullah ile birlikte buradan kaçmıştır. Hurufilerin sığındığı Hürmüz adasına geçen Emir, daha sora Şiraz’a ardından kaybolacağı Bağdat’a gitmiştir. İstivânâme adlı bir eseri olduğu gibi, Şahruh’a karşı yapılan suikast, mahkeme süreci ve hapisteki günlerini anlattığı Mevlâna Hasan’a yazılmış bir mektubu bulunmaktadır.


KEMÂL KAYTAĞ

Fazlullah’ın halifelerinden olan Kemâleddin Hâşimî ve Kemâleddin Rûmî adlı halifelerinden birinin bu şahıs olma ihtimalini, Abdülbaki Gölpınarlı dile getirir. İtaatnâme adlı bir eseri vardır.


MİR FÂZILÎ

Hakkında sahip olduğumuz tek bilgi Aliyyu’l A’la’nın öğrencisi olduğudur.


REFİ’Î

Asıl ismi Muhammed Seyyid’dir. Nesimî’nin irşadı ile Hurufi olmuştur. Refi’î, Temannî ve Nesimî, Fazlullah’ın vasiyeti üzerine Bakü’yü terk ederek Anadolu’ya gelmişler, burada çeşitli faaliyetlerde bulunmuşlardır. Bu faaliyet balkanlara sıçramış ve Refi’î gibi halifeler Hurufiliği yaymaya bu coğrafyada da devam etmişlerdir, kendisi Preveze’de gömülüdür. Beşâratnâme, Gencnâme gibi önemli kitapları vardır.


PENAHÎ

Edebiyat tarihi iki farklı Penahî’den bahseder, her ikisi de XVI. Yüzyıl şairidir. Birisi Rumelili, diğeri Tebrizlidir. Tebrizli Penahî Anadolu’ya (Amasya) II. Bayezid döneminde gelmiştir. Yavuz Selim zamanında İstanbul’a gelmiş ve takdir görmüştür. Âşık Çelebi’nin verdiği bilgilere göre, hattat ve nakkaştır. Kanuni döneminde nakkaşbaşı olmuştur. Hurufi olan Penahî’nin hangi Penahî olduğu saptanamamıştır. Şehriyarnâme (Mesnevi) isimli bir kitabı mevcuttur.


ABDÜLMECİD B. FİRİŞTE

İzmir’in Tire kazasında doğmuştur. Fazlullah’ın halifelerinden Şemseddin veya Şemseddin’in talebesi Bayezid aracılığıyla Hurufiliğe girmiştir. Yazdığı kitaplardan Işknâme (Aşıknâme) ile bilinir. Bu kitap birçok araştırmacı tarafından Fazlullah’ın Câvidannâme eserini tercümesi olarak verilirken doğrusu bahsi geçen kitap ile Muhabbetnâme’nin bazı bölümlerinin kelime kelime bazen de kısaltılarak tercümesi olduğudur. Ahiretnâme, Hidâyetnâme, Tercüme-i Habnâme, Lügat-ı Kânûn-ı İlahî adlı eserleri oldukça önemlidir.


MİSALÎ

XV. yüzyılda yaşamış Gül Baba isimli bir şair de Misalî mahlasını kullanmıştır. Misalî’nin (Gül Baba) Budin savaşında şehit olduğu söylenmektedir. Kanuni ve Şeyhülislam Ebussuud Efendi cenazesine katılmışlardır. Rıza Tevvik’e göre, bir Hurufi eseri olan Miftahu’l Gayb Misalî’ye (Gül Baba) aittir. Eğer bu doğruysa Kanuni ve Ebussuud Efendi bir Hurufi düşünürün cenazesine katılmışlardır. Gölpınarlı’ya göre eğer Hurufi şair Misalî ile Gül Baba aynı kişiler ise Misalî’nin 1541 Budin’de şehit olduğu doğru olamaz, çünkü Hurufi olan Misalî, 1577/1583 yıllarında ölmüştür der.


MUHİTÎ

Edebiyat tarihi kitaplarında hakkında çok az bilgi vardır hatta neredeyse bahsedilmez. Ancak halifesi Arşî ölümünden sonra hakkında bazı beyitler yazmış ve bilgiler vermiştir. Divân ve Keşfnâme isimli eserleri vardır.


ARŞÎ

Muhitî’nin halifesi olan Arşî’yi, hakkında kendi yazdığı beyitlerden tanıyoruz. Divân, Mesnevi isimli eserleri vardır.


MUKİMÎ

Vahdetnâme-i İlahi adlı eseri vardır.


CAVİDÎ ALİ

İsmi Derviş Ali’dir. Câvidannâme ve Arşnâme’nin bazı bölümlerini 1592 yılında şerh etmiştir. Kendi ifadelerinden Bursa’da doğduğu anlaşılmaktadır. Şerh-i Câvidânnâme, Şerh-i Pencâh Pâye (Şerh-i Mirac-ı Resul) Risale (Şerhler), Şerh-i Pencâh Beyt-i Arşnâme, Risale, Arşnâme’den Bir Mısra’ın Şerhi adlı kitapları vardır.


IŞKURT DEDE

Asıl ismi Şeyh Muhammed’dir. Cavidî Ali’nin halifesi olan Hamza Bey’in halifesidir. Salâtname adlı kitabı, Hurufi ibadet anlayışıyla ilgili birçok bilgiler verir. Bu anlamıyla değerli bir kitaptır.


RAHMETULLAH

Dîvân adlı eseri vardır.


CELAL SÂFİR ŞÂH

Mesnevi (Kenznâme) adlı eseri vardır.


SEYYİD NESİMÎ

Bütün halifeleri içinde en büyük şöhret sahibi Seyyid İmadüddin Nesimî oldu. Şirvan, Şiraz, Diyarbakır ve Bağdat gibi şehirlerin birinde doğduğu çeşitli şair tezkireleri veya kaynaklarda aktarılmaktadır. Şiirleri hem sufiler hem Türkler hem Farslar için oldukça önemli olan Nesimî, Fazlullah’ın kendi eserlerinde de andığı birkaç müridinden biridir. Şiirlerinde Fazlullah’ı Mesih diye anan Nesimî, Fazlullah’ın eserlerinde belirtilen konuları, birçok dini temayı açıklamasıyla özel bir yerdedir. Türk bir aileden geldiği tahmin edilen Nesimî’nin şiirleri onun güçlü bir dini alt yapıya sahip olduğunu ve Sufi geleneğe oldukça vakıf olduğunu gösteriyor. Şair olarak mahareti, Anadolu’da Fazlullah’ın fikirlerini insanlara aktarabilmesi oldu. I. Murad devrinde Bursa’ya geldiği ve burada iyi karşılanmadığı anlatılan Nesimî, Hacı Bayram Veli ile de görüşmek için Ankara’ya geldiği ancak Hurufî olduğu gerekçesiyle reddedildiği anlatıları vardır. Ancak Ali Şîr Nevâî’nin hakkında övgü dolu sözler söylemesi Türk dünyası için oldukça önemli bir kişilik olduğunun da belirtisidir. Hallac-ı Mansur gibi önemli, tutkulu sufileri övmesi o dönem ulemayı ve siyasi güçleri sarsıyor, şiirleri ile sapkınlık olarak suçlanan Hurufî’liği yayması Suriye Memlük güçlerini rahatsız ediyordu. Nihayetinde büyük şair Nesimî Halep’te 1404-1405-1417-1418-1421-1433 tarihlerinden birinde derisi yüzülerek idam edildi. Geriye omzuna derisini alıp, Şam kapısından çıkarak kaybolduğuna dair anlatıları kaldı.






KAYNAKÇA


-Usluer, Fatih “Hurufilik” İlk Elden Kaynaklarla Doğuşundan İtibaren, İstanbul: Kabalcı Yayınları, 2009

-Bashir, Shahzad “Fazlullah Estarabâdî ve Hurufilik” çev. Ahmet Tunç Şen, İstanbul: Kitapyayınevi, 2013

-Fazlullah Esterâbâdî “Câvidân-Nâme Dürr-i Yetîm İsimli Tercümesi” Haz. Fatih Usluer, İstanbul: Kabalcı Yayınları, 2012

-Muhiti Dede “Kısmet-Nâme Hurûfî Şiirler II” Haz. Fatih Usluer, İstanbul: Türkiye Yazma Eserler Kurumu Başkanlığı, 2016

-Bilgin, Azmi “Nesimî Hurûfîliği ile Tanınan Mutasavvıf” TDV İslam Ansiklopedisi, İstanbul: cilt; XXXIII, ss.3-5, 2007

-Şenödeyici, Özer “Nesimî ve Hurufilik Kitabı” Makaleler, Şiir Şerhleri Orijinal Metin Örnekleri, İstanbul: Kesit Yayınları, 2015

-Gölpınarlı, Abdülbaki “Hurûfîlik Metinleri Kataloğu” Ankara: Türk Tarih Kurumu Yayınları, 1973

-Gölpınarlı, Abdülbaki “Türkiye’de Mezhepler ve Tarikatler” İstanbul: İnkılâp Yayınevi, 2014

-Melikoff, Irene “Uyur İdik Uyardılar” Alevilik-Bektaşilik Araştırmaları, Çev. Turan Alptekin, İstanbul: Demos Yayınları, 2015








319 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör

Şey