Bahar Yaşanır, Kış Yazılır

Saatte 110 km hızla ilerleyen arabanın içinde ansızın belirdi. Şoför telaşa kapıldı. Direksiyonu sağa kırdı. Peşine toparlamak için sola. Frene abandı. Araba üç takla attı. Gözlerini açtığında hastanedeydi.


Ay, gözlerini bir daha hiç açamadı diye yazacaktım. Başta, infazına karar vermiştim ve bir cümleyle bunu yerine getirecektim. Mutfaktan gelen taze poğaça kokusu beni yumuşattı iyi mi! Kelimelerin bana verdiği yetkiye dayanarak seni hayata döndürüyorum sevgili kahramanım. Ama sakın unutma, kaderin benim ellerimde. Nâzım, her ne kadar, “bir şalgam gibi koparmıyorlar kellesini adamın” demişse de, kafama eser, ayırırım başını gövdenden. Hem de hiç uğruna. Kayıtlarda küçük bir zayiat olarak kalırsın. Davan hiç açılmadan kapanır. Canım sıkılır, atarım seni kış vakti kuytu denizlere. Yüzme de bilmiyorsun ya hani! Donarak değil, boğularak ölürsün. Her ikisinin de acısını iliklerine kadar hissederek.


Amaan, bu gece epey sadistçe şeyler düşünüyorum. Nisan aylarını severim hâlbuki, ağaçların çiçeklenmesini, uyanışı, ılık günlerin ölümü unutturan telaşını, anne şefkatiyle insanın saçını okşayan tatlı rüzgârları… Bunun gibi olanını değil elbet! Bu rüzgâr tokmak gibi tokmak! Dışarıda yürümek mümkün değil. Ya evde oturuluyor mu? Her yandan uğultu akıyor. Kırbaç gibi şaklayarak toprağı döven rüzgârın kaldırdığı toz, sanki -olan olmayan- bütün deliklerden odalara sızıyor. Her yanım kir pas içinde! Pislik hissinden tiksiniyorum. Kış gecelerinin o kasvetli ruh hâli zihnimde takla atıp duruyor. Ama karımın ılık sesi, poğaçasının yatıştırıcı kokusu, ufaklığın dingince inip kalkan göğsü, dışarının azgınlığına inat beni baharın kucağına atıyor. Ne olursa olsun, bu gidişat engellenemeyecek, kaldırımların içinden tek tük fışkıran çiçek açmış ağaçların hatırına, yazdan önce, güzelim bahar, canım bahar gelecek. Ve ben, sevgiye dair, içimi coşturan, yeşerten bütün güzel duygulara dair hikâyeler yazacağım.


Hastanede uyanan hemen herkes gibi, gözlerine hücum eden, istilacı ışıkların sersemletici etkisiyle sarsıldı. Kafasını sağa çevirdi. Boş bir deri koltuk. Sol yanında eski küvetlerdeki perdenin bir benzeri. Kapalı. Arkasında biri, olanca hışmıyla öksürüyor. Ağzını şapırdattı. Burada ne işi vardı? En son yemeğini yemiş, balkona çıkmış, sigarasını keyifle üst üste çekerken, epey ileride, akşamüzerinin silik aydınlığında yalnızca farları belli olan arabanın içinde olmayı hayal etmişti. Aracın, bu ağaçsız tepelerin arasında, son sürat nereye gittiğini merak ediyordu. Gözünü kapatsa, ansızın arabanın içinde belirse, ne cümbüş kopardı. Kopmuştu da! Şoför telaşa kapılıp direksiyonu mu kırardı? Yoksa frene var gücüyle basıp arabayı durdurur, yanında birden beliren adamın, bu işi nasıl becerdiğine dair sersemce sorular mı sorardı? Ve işte buradaydı. Şoför hem saçma bir-iki manevra yapmış hem de frene abanmış, araba peş peşe taklalar atmıştı. İkiden sonrasını sayamamıştı.


Biten serumunu değiştirmek için odaya giren hemşire onun gözlerini açtığını gördüğünde, gülümsedi, “geçmiş olsun”, der demez odadan çıktı. Biraz sonra doktorla beraber aynı yerde belirdi. Suratı asık, her hâlinden yorgunluğu ve bıkkınlığı belli olan doktor, televizyonun hemen altındaki dosyayı eline aldı. Mırıltılarla inceledi. Başucuna dikildi. Ona değil de boka bakıyormuş gibi dudakları büzüldü. Üniversite sınavından yüksek puan aldı diye, ailesinin ve en çok da, şimdi boşanma aşamasında olduğu karısının -o zamanlar sevgilisinin- ısrarıyla tıp yazmıştı. Halbuki ona kalsa, mimar olmak istiyordu. Ya da tiyatroyla ilgili bir şey. Müzik de olabilir. Amma klişe değil mi? Kendini hastanede, kapana kısılmış bir fare gibi hissediyor. Şu işin parası iyi olmasa, çekilecek dert değil de… Haftada iki kere gittiği spor salonunda boks dersleri alıyor. Ee, burası Türkiye malum, belanın hangi hasta yakınından geleceği belli olmaz. O, eşeğini sağlam kazığa bağlasın da.


Doktorun bu kısa hayat hikâyesi, sesinin tınısına -nasılsa- sinmiş. Onu dinleyen hastaların bakışlarında bir acıma, gayriihtiyari beliriveriyor. Yanındaki hemşire ise biblo gibi. Kırmızı rujlu, şuh, göğüsleri dik. Her fırsatta yakınlaşmaya çalıştığı doktorunun boşanma aşamasında olduğunu biliyor ya… Gerçi, aksi olsa da fark etmez. Yahu, şu hemşireleri cinsellik objesi gibi görmekten kurtulamadık gitti. Al sana bir özeleştiri. Bunlar hep o “ilk gençlik” yıllarının tortusu. Doktor, hemşiresine ve bilumum hastanedeki her şeye kayıtsız, donuk sesiyle, neredeyse ezberden konuşuyor.


“Geçmiş olsun beyefendi. Büyük bir kaza atlattınız. Çok şükür şimdi iyisiniz. Cebinizden herhangi bir kimlik, telefon çıkmadığı için, adınızı sanınızı belirleyemedi polisler. E hiçbir yakınınıza haber veremedik hâliyle. Arabayı kullanan beyefendi hâlâ yoğun bakımda. Sizin durumunuz stabil. İyisiniz yani. Ee… bakıyorum dosyanıza. Şimdilik söyleyecek başka bir şey yok. He unutmadan, polisler yarın sabah…”


Ne kadar uzun cümleler, takibi neredeyse imkânsız. Anlar gibi bakmaya çalışıyor. Nafile. Gözlerindeki boşluk doktorun canını -tekrardan- sıkmaya yetti. Son kez, “geçmiş olsun” deyip çıktı. Hemşire serumunu değiştirdi. Bir iğne yaptı. Elinin değdiği yerde sanki acı bir gül bitti. İçi gıdıklandı. Az sonra gözleri yavaşça kapandı. Derin ve rüyasız bir uykuya daldı.

Yahu derdini anlatabilse. Anlatamıyor ki! Diyor, böyleyken böyle oldu. Yok anam. Dinleyen hemen herkesin bakışlarında aynı küçümseyiş. Geçiştirip duruyorlar. Kazada kafasına aldığı darbeden olsa gerek, diye düşünüyorlar. En son, kendisine acıyan ve biraz da kızan mimiklerle yanından ayrılıyorlar. Geçen birkaç günde epey toparlandı. Artık hastaneden çıkmaya hazır. Polisler olayın üzerinde çok durmadı. Yoğun bakımdaki şoförün durumu pek değişmedi. Kurbanın yakınları, kahramanımızı sıkıştırmaktan bir an geri kalmıyor ama. Olayın -onlara göre polise anlatmaması gereken- iç yüzünü öğrenmeye çalışıyorlar. O, anlatıyor, tekrar tekrar izah ediyor ama nafile, hepsinin yüzünde aynı soru işareti, aynı inançsızlık. Sonunda karar verdi. Hep biz yapacak değiliz ya, bir hikâye uydurdu. Söyledikleri -nihayet- dinleyenlerin aklına yattı. Onu rahat bırakıp endişeli bekleyişlerine devam ettiler. Ayakları yere basan bir “hikâye”ye inanmaya dünden razı karısı da -yine nihayet- rahatladı. Sular duruldu, kargaşa dindi. Hastaneden çıkışını alıp evinde istirahate çekildi.


Dört yanında hayat hız kesmeksizin devam ediyordu. İş güç, çoluk çocuk… Görünürde her şey aynı. Kendisinin dışında, hiçbir noktasını, virgülünü değiştiremediği -hâl, yaşanan değil de yazılan bir şey olsaydı değiştirebilirdi- yaşam, günler, haftalar, buz gibi bir ırmak misali akıyordu. Kahramanımız, neredeyse kendisinin dahi gerçekleştiğinden şüphe ettiği olayı, bir türlü zihninin gerisine itemeden, bu akışa ayak uydurmaya çalıştı. Ama ne mümkün! O, artık eski “o” değil ki. Her kurmaca kahramanının yaşadığı hazin sürece maruz kalmış ve değişmişti. Aklının estiği yere, sadece düşünerek ışınlanabilme yeteneği! Heyt be! Bu meziyetini, yatağa mahkûmiyeti biter bitmez, kısa mesafeli olarak birkaç kere test edebildi. Bu, zıplamak gibi bir şeydi ve illa ayakta olması gerekiyordu. Evet. Gerçekti. İstediği an, istediği yere ışınlanabiliyordu. Bunun için o yerin, gözünün kadrajında olması yeterliydi. İlk başlarda bunun, aklının bir oyunu olup olmadığını test etti. Kimseye çaktırmadan, insanların hayatına küçük dokunuşlarda bulundu. Evet oluyordu. Onun eyleminden insanlar, hayvanlar, doğa, şehir etkileniyordu. Bunu anladıktan sonra, filmlerini izlediği süper kahramanları düşündü. Onlar gibi, hayatına devam edip kritik anlarda bu yeteneğini kullanmayı planladı. Karısını düşündü, sonra diğer kadınları. İlk gençliğinden beri bacak arasını gıdıklayan, göğsünde kelebekler uçuran bir hayali vardı. Yüzünde karanlık bir tebessüm belirdi. Bir kereden ne çıkardı!


Ertesi gün, işe gitmek üzere caddede yürürken ihtişamlı bir apartmanın önünde durdu. Kısık gözleriyle, aralık penceresinden işlemeli bir tül sarkan daireye odaklandı. Orada oturan kadını ve bu saatlerde kadının kocasının çoktan işe gittiğini biliyordu. Kimsenin kendini göremeyeceği bir köşeye sindi. Hop, oraya ışınlandı. Ev sessiz, dağınık ve henüz uykudaydı. Sessiz adımlarla yatak odasını aradı. Buldu. Dağınık pikenin içi boştu. Şifonyerin üstünde bir tane kondom paketi. Aklına hemen banyo geldi. Su sesine dikkat kesildi. Banyonun aralık kapısının önünde durdu. Dinledi. Göğsünde keyifli bir sızı hissetti. Başını içeriye doğru uzattı. Kadının, buzlu camın arkasındaki silueti midesini gıdıkladı. Küçük bir adım daha. Ah bi’ görünmez olabilseydi. Sağ yanındaki aynaya baktığında, bu dileğinin -hikâye bu ya- gerçekleştiğini fark etti. Sorgulamadan, bu yeni yeteneğini de -sanki kırk yıldır böyleymiş gibi- kabullendi. Kadın banyodan çıktı. Aynanın önünde durdu. Döndü. Vücudunu seyretti. Saçlarını topladı. Saldı. Kapının arkasındaki bornoza sarındığında o pantolonunu çoktan indirmişti.


Aynı eve bir de akşam uğradı. Kadının yatağında, kocası sandığı adamdan başkasını görünce şaşırdı. Peşine keyiflendi. Ağzının suyu akarak onları seyretti. Bir hafta içinde ziyaret ettiği ev sayısı onu aşmıştı. Genelde, karısı uyuduktan sonra tuvalete diye kalkıyor, mutfağın penceresinden dışarıya, oradan caddeye, devamında yatak odası olarak belirlediği silik-sarı ışıklı odalara… Bu hesabı neredeyse hiç şaşmadı. Birkaç karavana dışında, turnayı gözünden vurdu. İştahı kabardı. Kabardı. Dağları aştı, yıldızlara yetişti. Yeni bir karar aldı. O artık şarkı dinlemek değil, şarkı söylemek istiyordu.


Ziyaretlerinin birinde gözüne kestirdiği, kendince diğerlerinden daha alımlı ve daha müsait olan kadını, bir süre takip etti. Hedefi evliydi. Gençti. Güzeldi. Bir hastanede hemş… -bak yine aynı şeyi yapıyorum, yok hayır- bir hukuk bürosunda avukattı. İşte, tam ağzına layık bir lokma. Kısa bir süre kendisiyle çatıştı. Gitti. Geldi. Gitti. Geldi. Bu esnada bir şey fark etti. Uzun, kızıl saçlı, iri göğüslü ve çıkık kalçalı -dikkat ettiği noktalar burasıydı- bu kadın, yatağa girmeden hemen önce komodinin üzerine bir ilaç koyuyor, peşine tuvalete gidiyor, döndüğünde onu bol suyla yutuyordu. Kafasına koydu, bu ilacı, uyku hapıyla değiştirecekti. Kadın rutinine başladı. Tuvalete gitti. O hemen planını uyguladı. Bir süre yataktakinin uykuya dalmasını bekledi. Ona yanaştı. Pikeyi sıyırdı. Sonra geceliğini. Sonra iç çamaşırını… İşini bitirdi, gevşedi, çişini yaptı, giyindi. Elini, yüzünü yıkadıktan sonra evine geçti. Karısıyla hiç ilgilenmeden yatmaya gitti. Zihninde, yanıp sönen bir ampul gibi uykusuna -kısa bir süreliğine- engel olan vicdan sızısı, yapacaklarına dair kurduğu düşüncelerin karanlığında kayboldu. Tasasız, horultulu bir uykuya daldı.


Bu adam iyice azıtacağa benziyor. Bu yaptığı bile yenilir yutulur cinsten değil ya! Yazarken benim dahi suratımı ekşitti, göğsümü daralttı. Ama o, işte, ne yapalım, böyle bir adamdı. Daha doğrusu erkekti. Yıllardır içinde biriktirdiği ne varsa, imkânını bulduğu anda dışarı çıkmış, büyük yeteneklerini, insanlığın yararına değil, kendi çıkarı ve tatmini için kullanmıştı. Onu tanıyanlar, her ne şekilde olursa olsun bu yaptıklarına mümkün değil inanamazdı. Bu kadar mülayim, kendi hâlinde, sessiz, kızgınlığına dahi kimsenin şahit olmadığı böyle biri… Nasılsa içinde, derinlerde, küçük bir nokta gibi varlığını sürdüren kara delik, fırsatını bulur bulmaz büyümüş, onun bütün benliğini ele geçirmişti. Dışarıya karşı, yani görünür olduğu zamanlarda her zamanki imajını koruyordu. Ama görünmez olur olmaz…


Geçenlerde bir çay ocağında rastlaştığım ve uzaktan saygı duyduğum savcı bir tanıdığım, lafı döndürüp dolaştırıp -ben çok daha derin, edebî ve felsefi bir sohbet tasarlarken- kadına, sevişmeye, bu konudaki becerisine, evlendikten sonraki pişmanlığına, bi’ bekar olsa neler yapacağına falan getirdi. Bu adamın çevresi nezdinde nasıl bir görünüşe sahip olduğunu iyi biliyordum. Saygın, oturaklı, ağır başlı, okuyarak yaşayan, şiirler, öyküler, denemeler yazan, insanlığa söyleyecek çok şeyi olan, derin bir adamdı. Yazılarını takip eder ve beğenirdim. Sohbetimizin -havadan sudan, siyasetten, memleket meselelerinden ibaret kısmını geçersek- gelip düğümlendiği yer, beni bu yüzden şaşırttı. Ben de iyi kötü bir şeyler karalıyor, yayınlatıyordum. Elime ne geçerse okuyup tartışacak birini arıyordum. Tam da buldum dediğim anda, dünyadaki en kıymetli meseleymiş gibi, konuştuklarımızın bir karı-kız mevzusuyla sınırlanması beni epey düşündürdü. Onu ilk başta yadırgadım, peşine -onun mesleği icabı yaptığı gibi- yargıladım. Ama sonra, çevremdekileri düşündüğümde, tamam, dedim, işte bu. Boşuna oradan buradan hikâye devşirmeye çalışıyorum. İnsanlığın, daha özelde erkeğin en temel meselesi. Eline fırsat geçer geçmez, velev ki bu ışınlanma ve görünmezlik gibi büyük bir yetenek olsun, sarf edeceği yer belliydi. Kahramanım, bu evrensel kimliğiyle, zihnimde adım adım belirginleşti. Konunun çıkış noktası -çay ocağı, çay- fazlasıyla yereldi. Vardığı yer ise, bütün dünyayı kucaklıyordu. Birkaç gün sonra oturdum bilgisayarın başına. Açtım en temizinden bir sayfa. Kurucu ve kuşatıcı ilk cümleyi tasarlamaya başladım.


Saatte 110 kilometre hızla giden bir başka araba. Son model, fiyakalı. İçinde, yeni boşanmış doktorun evinden, avını yakalamış bir dişi aslan gururuyla çıkan ve ertesi günkü uzun nöbeti -doktoru sağ olsun- pek dert etmeyen hemşire. Varlıklı bir aileden. Bu araba, ona babasının doğum günü hediyesi. O, ailesinin bütün ısrarına ve servetine rağmen, kendi ayakları üzerinde durmaya ant içmiş. Hikâyenin başındaki hemşire yahu! Çalıştığı yerde, hoppa kız imajının dışına iyi kötü çıkabiliyor. İşini mümkün mertebe en iyi şekilde yapıp yaşam alanının içine mesai arkadaşlarından kimseyi sokmuyor. Ama bu doktor başka. Gördüğü ilk günden beri içini oyuyor, rüyalarına giriyor. Son ana kadar -yani o karısıyla ilişkisini bitirene kadar- kendisine ket vurmayı bildi. Şimdi ise, tutabilene aşk olsun. E, can çıkar, huy çıkmaz hesabı. Determinizmin yüce yasası! Babasının annesini neden boşadığını, bu boşanmanın çocukluğunda nasıl bir travma yarattığını, bu yüzden annesini hiç affetmediğini ve affetmeyeceğini, günün neredeyse her saatinde hafızasının görünür yerlerine işaretliyor. Da işte. Dönüp dolaşıp geldiği yer, yüzüne bile bakmaktan imtina ettiği annesinin zaaflarının çukuru. İçinde, doğduğundan beri silik silik boy atmış bu siyah çiçek, doktoru gördüğü ilk andan itibaren gözlerine yer etmiş, bütün uzuvlarını yönetiyor. Sonra gelsin gece kulüpleri, mini etekler, en kırmızısından rujlar, kayıtsız kahkahalar, göz kırpışlar, otel odaları, gününü gün etmeler. Ama yok. İlle de o. Nihayet muradına erdi. Bu tatmin duygusuyla direksiyonun başında. Adı Bihter olsun.


Kahramanımız, muhataplarından habersiz yaşadığı deneyimlerden sıkılmış, artık görünür olmak istiyor. Arkasında bıraktığı ve haberinin olmadığı üç çocuk, onun mirasını sürdürecek. Belki ilave yeteneklerle. Şimdi, onun hedefinde Bihter. Hastaneden beri aklının bir köşesinde. Son günlerde büyüdü, bütün düşüncelerini kapladı. Her şey başladığı yerde, başladığı gibi bitsin istiyor. Nedense -sanırım benim yüzümden- artık macerasının sonuna geldiğini biliyor. Final olacaksa, onunla olsun. Böyle de romantik. Başka türlüsünü düşünemediği için planı şu: Araba seyir hâlindeyken içine dalacak, onu şaşırtacak, görünmezlik pelerininden sıyrılacak. Ya sonra? Bihter, telaşa kapılıp saçma manevralar mı yapacak? Yoksa ani bir kararla frene abanıp -sersemce- eski hastasının bu işi nasıl becerdiğini mi sorgulayacak? Kendisini hatırlayıp hatırlamayacağı bile meçhul ya. Biraz risk iyidir. Bu düşüncelerle ve düdüklü tencere gibi kaynayan göğsüyle hop, dalıyor arabanın içine. Benzer bir sahne. Önce sağa, sonra sola manevra. Ani bir fren. Çorak dağların arasında, siyah bir çizgi şeklinde kıvrıla kıvrıla uzayan yolu aydınlatan canlı bir sokak lambası, arabanın darbesiyle yıkılıp sönüyor. Kablolar sağa sola fışkırıyor. Aldığı darbeyle zaten kendinden geçmiş kahramanımız, -işimi şansa bırakmamak için- bir de azgın kabloların hışmına uğrayınca, kurmaca dünyadaki rolünü tamamlıyor. Su testisi su yolunda kırılır hesabı. Kelimelerin içine gömülüyor. Bihter’e ne oldu dersiniz? Aman, rüzgâr dindi, hava sakinleşti, bahar kokusu, mutfaktan, oğlumdan ve karımdan taşan bütün kokularla birlikte burnuma, zihnime, parmaklarımın ucuna akıyor. Orasını varsın okurlar düşünsün. Ben, kaydet tuşuna basıyor, ekranı kapatıyor, dingin denizimin içine dalıyorum. Güneş banyosu. Bahar. Kelebekler. Birden Ömer Seyfettin. En çok Sait Faik. İnsanın zaaflarından değil, güzelliklerinden, sevgiden beslenen hikâyelere kucak açıyorum.


5 Ay Sonra


Bunun devamında yazdığım ilk anlatı koyu, fırtınalı, soğuk ve yağmurlu bir sonbahar akşamına denk geldi iyi mi! Anladım ki, bahar yaşanır, kış yazılır. Al sana yaratıcı yazarlığın mottosu.


Son





43 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör