Başkaldırıcı Bir Eylem Olarak Yavaşlık

"Festina Lente!"


Size de öyle gelmiyor mu? Zaman baş döndürücü bir hızla, bir voltran gibi önüne kattığı ne varsa yutarak akıyor. Zamanı suya ilk benzeten atanın ruhu şad olsun! Zamanı zaman yapan değişmez öz, belki de onun su gibi akması. Daha geriye gidelim, insanın mitik belleğine: Saçından tutulamayan Tanrı Kairos, saatleri yüklenip ebediyete yuvarlanan Kairos. Onu kim yakalayabilmişti ki?


Mutluluk endüstrisi, insanın bu kadim açmazını da sloganik bir söyleme çevirip adeta pazar nesnesi haline getirmeyi bildi: "Akışta kal”mayı öğretecekti modern insana. Oysa ifadenin kendisi oksimoron, bu ayrı konu. Akıyoruz madem, sen orada kal, dediler. Mümkünmüş gibi!


Hep derdi vardı zamanla insanın, vakti nakde benzeten de insandı. “Erken kalkan yol alır”dı neticede. Telaş ise, zamanın üvey çocuklarından biri, gönülsüz doğurulmuş gibi. Acele de öyle. Onları da zaman peyda etti, şu şimdiki, pek “modern” zaman. Yine ruhları şad olsun, atalar uyarmıştı bizi: “Acele giden ecele gider.”di, “Acele işe şeytan karışır.”dı, hatta “acele şeytandan”dı. Bizse kullanım klavuzları okumayı sevemedik, akışa kapılmayı tercih ettik.


Kapıldıkça hızlandık, hızlandıkça büyüdü telaşımız. Yeni yeni hisler tanıdık sonra: Hep bir geç kalmışlık duygusu, hiçbir yere yetişememe hayıflanması, aynı anda çok şey yapmalıyım endişesi… Panikle sarmaş dolaş olup geldiler, salonumuza sızıp oradan hızla yatağımıza girdiler.


Nicedir kucağımızda, koynumuzda hüdayinabit türeyen bu hislerle hemhaliz. Makineler insanın yükünü hafifletip (!) yerine geçerken insan da makinelerin hızını devraldı pazarlıksız. Adil olmayan bir alışverişti bu. Nâzım mesela, “makinalaşmak" isterken yaşamlarımızdan çekilecek estetiği göze alabilir miydi? Çekildi estetik ve estetikle birlikte yitip gitti gerçek yaşam deneyimi, yaşamın tam ortasında olmayı gerektiren zanaat gibi...


Hız, atlar detayları, atlamak zorundadır ki kendi olabilsin. Estetik ise detaylardadır. Bugün hala zamana direnen yapılara, kitaplara, şarkılara dikkatli bakın: Onlar detaylarıyla direnirler zamanın kırbacına. Zaman, düşmanı değildir zanaatın, ince işçiliğin ve nihayet sanatın. Fabrikasyon deyip biraz da küçümseyerek geçtiğimiz her şeyi düşünün bir de: Onların nasıl bir hızla üretildiklerini, zamana karşı! Zamana karşı olmakla, direnmek farklıdır oysa.


Zaman kendi seyrinde akıp giderken onu nasıl konumlandırırsak öyle muamele eder bize. Su gibi renksizdir de çünkü. Yine nicedir, zamanı rakibimiz ettiler; yenmek zorundayız yaşamda kalabilmek için. Modern insanın mücadelesi bu! İşte bu yüzden insan, zamandan hızlı olmalı. Bir oksimoron daha! Bu nafile çabanın peşinden gitmekle Kairos’u ensesinden yakalamaya çalışmak arasında fark var mı?


Uçaklar bizi A noktasında B noktasına ulaştırır, adımlar ise gösterir A ve B arasındaki sonsuz noktaları, detayları. Yürümenin felsefesinde, yavaşlığın felsefesi de yok mudur? Kundera, adımlarımızın yavaşlığı ile düşüncemizin detaylanmasının doğru orantılı olduğunu söyler “Yavaşlık”ta: Hızlı olan tüketilir, yavaş olanınsa farkına varılır. Ne var ki sindire sindire yenen yemekler yerini, alelacele imha edilen “atıştırmalık”lara bırakalı da çok oldu. Fakat artık yemekler değil yalnızca tam sindirilemeyen, tüm bir yaşam.


Hıza övgü, önceki yüzyıldan kalan demode bir söylemdir şimdi olsa olsa. Hız flulaştırdı hayatımızın karelerini, silikleştirdi özeni, detaylarda gizlenen anlamları ve bir halı gibi çekip aldı ayaklarımız altından duyguları. Sözümona kanatlandık. Uçmanın büyüsüne kapıldık hayli müddet, bu doğru. Ama artık yavaşlamak gerekmiyor mu?


Ah kimselerin vakti yok (mu hala), durup ince şeyleri anlamaya?


Yavaşlamaya… Biz bu yüzden "Lento!"* diyoruz, siz ne dersiniz sevgili Lento-okur? Hala buradaysanız ümit de var demektir!


* Lento: Yavaşlık.


70 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör

Bitirelim!