Adalarda Yaşama ve Yazma Sanatı Üstüne



Taşınmanın tek bir anlamı yok. Taşınmak, eylemin kendisi ile birlikte bir çok manayı da beraberinde getirir. Taşınırken insan, sorgulamayı unuttuklarını tozlu raflardan çıkarır. Tozdan kaçamayınca da baştan sorgular. Bunca zaman biriken eşyaların manaları tartılır. İnsan biriktirdiği eşyanın hayatında tutan yeni yerlerini mercek altına alır, artık istenmeyenlerle vedalaşılır. İşe yaramayan eşya mı seviyor kişi yoksa her şey kullanılmalı mı onun dünyasında bir kez daha gözden geçirebilir hatta. Tüm bu analizler, müthiş bir süreçtir. İnsan, senelerdir bir kıyafet gibi taşıdığı karakteriyle bir kez daha tanışabilir bu sayede ve geçmişini düşünebilir. Travmalar uyanır bazen. Halının altına süpürülmüş şeyleri zihin bir tabakta geri sunar. O tabağa bakılır, yüzleşilir, kişi kendisini daha iyi anlamak için bunu kullanır. Aile ile bağ kurulur, çocukluğa dönülür, kaybedilenler bulunur, sevinilir, yıllardır yazılmayan kişilere yazmak için bahaneler çıkar. Taşınmak kutsal bir eylemdir ve bu eylemi hakkı ile yerine getiren herkes, dönüşerek gider yeni taşındığı yere. Yani sanılanın aksine herkes eski bavulunu taşımaz gittiği her yere… O bavullar çoktan ince elenip sık dokunmuştur ve böylece insan kendisine başka bir boyuttan bakmış olur. Taşınmak güzeldir…


İzmir’de kayıp yıllarım var. Özellikle de annemin alkolik erkek arkadaşı ile yaşadığımız o birkaç yıl. Alkolün bir insanı nasıl değiştirebileceğini ya da bir insanın içinde nasıl bir agresyon birikebileceğini o yıllarda görüp, büyük bir direnç geliştirdiğim için, zamana karşı da yenik düşmüştüm. Kendinize kabuk tutturursanız, hayatla temasınız da azalıyor bir ölçüde… Ya da daha pozitif bir pencere çizecek olursak, hayatla başka bir yerden temas kurmanız gerekiyor. Ben de temasımı İngiltere’ye taşınınca baştan kurdum. Zannettim ki ben orada başka biri olacağım, biri yabancı ülkede oturum aldığında, tüm akrabalık bağları da kopuyormuş gibi bir yanılsama oluyor. Bu sebeple olsa gerek annem beni her İngiltere’de ziyarete gelişinde yumak yumak kendimi öldürme isteği ile doluyordum en baştan. Kendim de, kendime şaşırarak… O istekle, eşyamı dağıtma alışkanlığını edinmem aynı döneme denk geliyor, başladım ayıklamaya nesneleri, nesneler elden çıktıkça kendimi… verdikçe, attıkça ferahlıyor, kabuk atıyor gibiydim. O zaman anladım minimalizm kitaplarından tutun da, hayatınızı sadeleştirin tavsiyeleri nasıl bir duygunun kökenine dayanıyor. Evet anladım, çünkü ben de o kökenden geçtim.


Enteresan olan insan attığı kadar da alıyor yıl içinde. Geçen yıl bu zamanlarda Balat’tan Kalamış’a taşınırken yıldönümünde tekrar taşınacağımı biliyordum ama nereye olduğunu kestiremiyordum. Herhalde Datça olur diye düşünürken Büyükada yolları göründü bana… Ada şu açıdan güzeldi, daha önce yaşamıştık ailecek. Ev hissi yoğun bir yerde benim için, anneannemi de anımsayabiliyordum burada. Ama asıl meselem, geçmişte takılı kalmak ve nostaljide boğulmak değildi hiçbir şekilde. Arzum; dönüşmek ve izole olduğum bu yerde, kendimi yeniden keşfetmek, yıllar içinde benim sandığım ama bana ait olmayan şeylerden kurtulmak, evim gibi sadeleşmek, kalp yorgunluğumu da minimalize etmekti. Taşınmak ve kurduğum ev bu nedenle bana örnek teşkil etsin istiyordum. Alacağım her eşyadan önce düşünecek, tartacak ve buna gerçekten ihtiyacım var mı diye soracaktım. Eşyalarla kurduğum bu temel ilişki biçimine alıştıkça da, ileride bunu insan ilişkilerimde ve karakterimle kurduğum bağda yapacağıma inanıyordum. İnançtan daha kuvvetliydi aslında, öngörüyordum. Şimdi ezber bozma zamanıydı. Bugüne dek ezberlediğim kaç paragraf varsa alaşağı etme ve yapbozu baştan kurma zamanı… Zaman bana işliyordu ve ben izin verdikçe de işleyecekti. Zihnimi rahat bırakmak için, kalemi bıraktım ve biraz sustum.


Alışkanlıklar:


Alışkanlıklarım arasında birşeye uzun uzun bakmamak varmış. Evet bakar kör olmak da zamanla geliştirilen bir alışkanlıktır. Oysa ki ne zaman Düğme yanıma geliyor şimdi, burnuna bakıyorum uzun uzun… Öyle güzel bir burnu var ki, o gri tüyleri arasından siyah bir çekirdek dikkat çekiyor resmen. Canım Düğme. Ada’da zaman yavaş aktığı için insan uzun uzun bir köpeğin suratına bakabiliyor… ve köpekler de bir yeri uzun uzun seyrediyor, ağaca tırmanan bir kediyi, yere düşen kırıntıya doğru paytak paytak yürüyen bir martıyı, vapur sesini… evet adalarda vapur sesi izlenebiliyor. Öyle heybetli bir ses ki, adeta kendi rolü var. Adalarda sesler de vücut buluyor ve ister gözle, ister kulakla izlenebiliyor. Bu sizin duyularınızın yeteneğine ve kullanma istediğiniz kapasitesiteye bağlı. Neticede birşeyi duyarak da izleyebilirsiniz, dokunarak da. Ben mesela dayımı yıllarca duyarak izledim. Çocukluğumda biz İzmir’deydik. O İzmir’de -ve onu hep çok beğenir, çok da merak ederdim-, Kordon’da müthiş bir evde oturuyordu. İki apartmanın da teraslarının birleştiği bir üst kat. Masal gibiydi ona ziyarate gitmek… Hem çalışıyordu, hem köpeği vardı. Bu zenginliği nereden geliyordu bilmiyorum. Sanki orada gizli bir şeyler dönmüş aile arasında… aman neyse ne! Sonuçta ne zaman yeni bir ev yapmaya kalksam Kordon’daki evde hissettiğim o sonsuz bucaksız mutluluk hissi ile dolarım. Tüm dünya benimmiş, ben dünyaymışım ve istediğimi yapabilir, tüm güzellikleri bulabilirmişim gibi. Ayılmam uzun sürmüyor ve bunun aslında öyle olmadığıyla yüzleşmek zorunda kalıyorum tabii.


Sadeleşirken Yanıma Aldıklarım:


Her taşınmada yanıma aldıklarımı fark ettikçe bunların kendi benliğimle olan ilişkisini merak etmem de uzun sürmedi. Demek ki kimlik oluştururken bazı anıları topluyor ve bir tür mihenk taşına dönüştürüyoruz. Aksi halde kendimizi tanımlayamazmışız gibi bir kaygı güdüyoruz belki de. Ben her taşındığım yere çalışma masamı götürüyorum mesela. Çünkü benim için çok özel bir masa bu. Brüksel’de bir dükkanda görüp çok beğendiğim, kesinlikle benim de evimde olmalı diyerek sanayide bir usta bulup aynısını tasarlattığım, ağacına kadar ailemin her üyesine danıştığım ve kontrole o zaman ki sevgilimle gittiğim bir sürecin meyvesi o çalışma masası. Canım benim… İlk kitabımın başvurusu o masada yapıldı, gazete yazıları o masada yazıldı, kedim eve bir köpek gelişinin şoku ile ilk o masada yüzleşti ve daha neler neler… Masam çok yalnız kaldığımda sığınılacak bir liman. Canım masam. Masam, benim için ayrıca şu açıdan da önemli; yıllarca, deliler gibi koştururken yollarda, orada burada yazdım. Kağıtlara, cep telefonuma vs. Sonra anladım ki ben böyle seyyar yazmayı sevmiyorum. Gökyüzünü dar bir açıdan görmek gibi bu. İnsan olabildiğine görebilmeyi ister oysa. Ben yazdıklarıma bir bütün olarak bakmak, onları göğe bakar gibi izlemeyi istiyorum artık. Bir çalışma masası da bu konforu sağlıyor işte!


Erkeklerle İlgili Düşüncelerim:


Erkekler ne kadar rahatsız edici olabileceklerini düşünmeden yaşıyorlar çoğu zaman. Onlara hatırlatmak ve ayna tutmak gerekiyor maalesef.


Taşınmanın Yedisi (1):


Ölümlerde yedi gün geçince herkes tekrar buluşur ve helva yapar bilirsiniz, sanırım benzer bir ritüel, ya da sadece dua şeklinde olanı bebeklerin yedisi çıkınca da oluyor. Yedi sayısı mühim kısacası. Ben de taşınmanın yedisinde özel birşey yapmaya çalışıyorum ama nedense olmuyor. Hava aşırı soğuk ve Ada’da kar bekleniyor. Bu biraz moral bozucu çünkü derin bir soğuk ve ıssız bir sessizliğe tam olarak hazır değilim aslında. Diğer taraftan Ada bir hapishaneyse bu benim hapishaneye düşme korkumu da pekiştiriyor. Gerçi ben çocukluğunda Sevgi Soysal okuyarak iç motivasyonunu sağlam temellere dayandırmış bir kızım. Sanırım bana birşey olmaz… Yine de büyük konuşmamalı. Ada vapurlarında gidip gelirken de devamlı kitap okurum diye düşünmüştüm ama dün öyle boş boş oturdum mesela. Vapurun en ucu. Önüme de çaycı oturmuş. Bir de tuhaf tikleri var. Sanki devamlı çayı kontrol ediyor gibi bir bakış. Ama karşısında çay yok. En sonunda beni fark etti. “Biz de işte,” dedi. “Bütün gün böyle boşluktan cep telefonuyla oynuyoruz.” O zaman anladım artık Adalarda neden büyük aşklar yaşanmıyor ve mektuplar yazılmıyor. Ah bu cep telefonları…


Diğer taraftan bir anda kara kış gelince de telefonsuz ne yapardık diye düşünmelere dalmadan edemedim. Lodos ihtişamlı bir olay. Deniz köpürmeye başladı mı hayat duruyor, hiçbir yere gidemezsin öyle kolay kolay… Vapur seferleri iptal ve iskelede bekleyen yok.


Taşınmanın Yedisi (2):


Köpeğime kasaptan kemik almak için Çarşı’ya indim. Artık Ada esnafı beni biraz tanısın istediğim için, görünmeye ve sohbet etmeye çalışıyorum. Ama beni henüz akıllarında tuttuklarından emin değilim.


Eve dönerken bahçedeki limon ağacından limon aldım. Bir insanın evinin bahçesinde limon ağacı olunca manavdan limon almasına gerek kalmıyor ve bu ne kadar büyük bir nimet biliyor musunuz? Düşündüm, düşündüm.


Demek bir çok şeyden vazgeçip, ileride nerede yaşarsam yaşayayım bir limon ağacı edinmeliyim. Asıl zenginlik resmen bu.


Kısacası Ada’da yaşamaya başlayalı henüz bir ayım dolmadı ama bu karlı kış günü zenginlik ve fakirlik, maddiyat ve maneviyat, ne gerçek hazine ne yalandan bir gösteriş, bu güne dek düşündüklerim bir yer değiştirmedi değil… Bakalım birkaç ay sonra, karlar kalkıp, Ada’da bahar gelince neler olacak. Mimozaları korumaya başladığımda hislerimde, insanlığa bakışımda ne değişimler yaşanacak. Merak içinde bekliyorum, merak, tutku ve arzu içerisinde. İlgiyle, ileri bakarak…


Taşınmanın Bir Ayı Dolunca:


Dürüst olmam gerekirse bir tık, bir parmak, bir tutam, artık ne derseniz deyin ama işte bir parça hayal kırıklığı başladı. Çünkü alışmak gerçek bir seri katil. Hayalleri öldürüyor birer birer… bir eve girmeden evi hayal ediyorsunuz, o evi nasıl düzenleyeceğinizi, neyi nasıl koyacağınızı filan. Sonra yavaş yavaş başlıyorsunuz, sonra doyumsuzca eşyalar alıyorsunuz, evi dolduruyorsunuz, o düzene alışıyorsunuz ve bir şeyler yanlış olsa bile durup düzeltemiyorsunuz. Mesela kanepeyi kaloriferin önüne koyduğumuz için ev soğuk, her gelen de bunu dile getiriyor. Ama hiçbirimiz kanepenin bir köşesinden tutup da onun yerini değiştirmiyoruz. Bu sebeple, her şeye bu kadar çabuk alışmama ve yine bir evin bu kadar dolmasına bozuklarak başladım güne. Ada pazarını yeni keşfettim. O da bir yenilik… artık böyle yenilikleri bekleyeceğim, başka şansımız yok. Babamı beklemeyeyim de… Çünkü sanki onun gidemediği ve yetişemediği her yere ve herkese uzaktan, hafif de küçümseyerek bakma eğilimi var. Aslında nasıl da doğal bir eğilim, hepimizde var. Hepimiz boş evlerde daha rahat hayal kuruyor ve hepimiz o hayalleri tekrar harekete geçirmek için bir mucizenin gelmesini bekliyoruz. Kısaca hayat bu… Yani evet, hayatı burada daha iyi kavramaya devam ediyorum. Bazı alışkanlıklara karşı çıkamasam da içimdeki o sesi daha iyi duyabiliyorum hâlâ. Mesela bugün dişil şiddet üstüne düşündüm. Hep eril şiddet konuşuluyor ama dişil şiddet diye birşey var ve hepimiz en az bir kez maruz kalmışızdır bir kadının aniden ve bize sormadan hayatımıza girip, bizi yok sayarak alanımıza tecavüz ettiğine… bahçemize girilip, meyvemiz çalınmıştır hepimizin bir kere. Sırf biz yiyoruz diye daha sulu sanılarak. Çünkü dışarıda birileri hep aç ve bu kolektif bilinç olarak yayılıyor, kişi tok olsa dahi kendisini aç sanabiliyor ve işte bunun gibi şeyler… eril olsun dişil olsun şiddet çok kötü birşey ama dışarıda böyle bir tüketim piyasası oldukça dişil şiddet tarafından da sarsılmamak gittikçe zorlaşacak bence. O kadınlar ayaklarıyla bizim alanımıza, karnımıza, duygularımıza, bahçemize, basacaklar. Bizim özgürlüğümüzde olan tek şey izin kalıp kalmamasına izin vermek. O da kendi psikolojik hastalıklarım ile kurduğumuz dolaylı ilişkiden başka birşey değil maalesef. Adadan sevgiler… Büyükada’dan… Başka şeyler yazmak ve daha iyilerine başlayabilmek adına bunu bir yan zemin olarak düşünüp, burada böylece noktalıyorum. Yayınlatır mıyım göreceğiz. Zamana ve koşullara bağlı. Sağlıcakla… Şehrin gözlerinden öperek, selamlarım ve bana kendimi ifade etmemde yardımcı olmuş bu yazıda yer alan tüm harflere teşekkür ederim. Birilerine değil, harflere… Harflerin birilerinden daha önemli olduğu bir bilince. Dili kutsamak için, farkındalık için, tek bir harf bile olmadığında komforumuzun nasıl bozulduğunu hatırlayıp, yazmayı kutsayarak. Hoşça kalın!


Ada’da İkinci Ay:


Sabah çayımı içmek için iskeleye oturduğumda, eski bir arkadaşımı görür gibi oldum. Ağzımdan bir “Ayşe” çıkmış, çayımı getiren Itır Hanım “Evet!” dedi “Ayşe Hanım, her gün bu saatte gelir oturur burada.” O zaman çayımdan bir yudum dahi almadan kalktım ve yanına gittim, ağzımda 32 diş, “Ayşe!” dedim. “Seni görmek ne güzel…” Ayşe beni gördüğüne hiç sevinmemiş gibi baktı. Biraz da şok içinde. Ama sonrasında hızlı bir refleksle hemen kanıksadı durumu ve sanki hep Ada’da karşılaşıyormuşuz gibi. “Selam!” dedi, “Nasılsın?” Oldukça şaşırmıştım. Yanında cildi oldukça bozuk bir adam oturuyordu ve ben babası olduğunu düşündüğüm için ona da selam verme ihtiyacı duydum. Ayşe hâlâ bana, benim tepkime eşit olmayan bir anlamla baktığından da kendimi neredeyse “Beni hatırladın mı?” diye soracakken yakaladım. Ama kurduğumuz diyaloğun arasına bu söz olmazdı. Konuş, konuş sonra de ki “Beni hatırladın mı?” Olmaz, demedim. “Ben sizi rahatsız etmeyeyim,” diyebildim ve ayrıldım oradan. Çayıma döndüğümde beni sadece çayım değil, Itır Hanım da bekliyordu ve “Ayşe Hanım değişik bir tip,” dedi. “Eskiden beri mi tanıyorsunuz?”


Ne kadar eskiden diye düşündüm. Aslında epey de bir geçmişimiz varmış, az değil. Düşündüm, düşündüm… Bir yandan da arkadan el hareketlerine, konuşurken ayaklarını sallamasına ve saçlarını atışına bakıyorum. “Epey mazimiz var,” dedim. Mazi sihirli bir sözcükmüşçesine dağıldı ve beni kendi mazime götürdü. Ayşe’yle tanıştığımız zamanlar ben her sabah kalkar yazardım, Ayşe ise hep birileri ile yine şu an yaptığı gibi lak lak ederdi. Evet lak lak… Çünkü havadan sudan konuşmanın kitabını yazabilecek kadar geniş konu dağarcığı olan biriydi… Daldan dala atlama kabiliyeti vardı. İnsanlar alışkanlıklarını sürdürmeyi ne çok istiyorlar diye düşündüm.


Babası hastaydı Ayşe’nin ve yaşlı babası ile uzun sohbetleri olurdu sabahları, öyle story’ler paylaşırdı hep. Biliyordum… Itır Hanım’a sordum “Babası mı o?”


“Hayır!” dedi, hep oturduğu bir adam, Malatyalı, hiç de sevmem Malatyalıları. “E ama siz de Malatya’lıydınız sanki…” Güldü, “Ondan iyi biliyorum zaten…”


Ayşe’ye tekrar baktım, biraz gözüm seğirdi. Sonra Büyükada’ya yaklaşmakta olan vapura baktım. Gözümün seğirmesi geçsin diye de iyice odaklandım ve şöyle düşündüm:


“Adalar insana eski alışkanlıklarını tekrar yaşayabilsinler diye ortam sunuyor sadece…” Ve arada bizi yoklayan bu lodos -hava muhalefeti dolayısıyla kopsa bile-, kimlerin birbirleri ile gerçek bir bağ içinde kaldığını gösteriyor gizliden… ya da biz de bir lodos olsaydık, kimlere zarar verirdik inceden…






32 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör