SIR

- Hep mesafeliydim ben.


- Öyle görünmüyorsun.


- Adı üstünde görüntü. Senin de görünür olanlarla pek ilgilendiğini sanmıyorum.


Öyle görünmediğimi beni kışkırtmak için söylediğini biliyordum. Onun konuşurken ve

konuşmazken dahi bıraktığı boşlukları vardır. Beyaz bir kağıdın üstüne beyaz bir kağıt daha

tutmak gibi, ikinci beyazın varlığını ancak tutanın bileceği türden boşluklar.


Bütün boşluklarını doldurmam mümkün değil, zamanla ne kadarını başarırım onu da

bilmiyordum, ama varlıklarından haberdardım. Az şey mi?


Mesafe diyordum… Benim bilerek ya da bilmeden bıraktığım mesafelerle onun boşluklarının doğum yeri ayrı sayılmazdı. Gizli mesafelerini sana ulaştığını sanıncaya dek kimse fark edemez, demekti bu; doldurdum. Nitekim onun hep susarak konuştuğunu, biraz da acıyla inleyerek güldüğünü işitmek gibi, ona yaklaşmadan hissetmek de imkânsızdı.


Yaklaşmak… Öyledir işte, kendimden biliyorum, bazı insanlara uyurken sokulsanız bile

yaklaşmış olmazsınız. Hatta ihtimal, yaklaşamadığınızı bile fark etmezsiniz. Ayırt ettiğinizde

ise ya dışarısında kalmanın kaçınılmaz sitemi ya da mesafelere rağmen iç içe girdiğinizi

hissetmenin büyüsü sarar sizi.


Hissetmek… O titreşimlerin histen gayrı muhatabı yoktur, izanla yordayamazsınız. Ben de

ona, onun içine girecek yakınlıkta olduğumu, hislerimin bana verdiği yetkiye dayanarak

keşfettim. Varlığını, yoklarıyla keşifti bu.


Bir defasında benden sonra süngüsünün düştüğünü söylemişti, bu benim dahi his kuvvetimi

aşan bir şeydi üstelik. Söyleyen ve söyletene dair meşhur soru malum. Bense bunu, titreşmek için bir kuvvete duyulan ihtiyacı bildiğimden, hem söyleyen hem söyleten, diye yanıtlardım.


Ben ona söylettim, kendi dilince hep…


“Sonra ne oldu?” diye sorardım ben olsam. Onun kendi dilince söylemesinin efsununu

öğrendim. Bu dili çözmek kolay değil, hatta belki mümkün değil; ama ben ilgilenen olmadım

bu kısmıyla. Çözmek… Bir problemin çözümü olur, bir düğümün çözümü olur; ama bir insanın neden çözümüne çalışayım, hele kendi balçığıma özdeş saydığım insanın? Dilini yaşayarak ve tam yerinde öğrenmek isteyişim bundandı. Yeter ki duyayım! Zamanla kavrardım aksanını, vurgularını, tonlamasını… Anlamlarını?


Anlamanınsa ne mümkün ne nâ-mümkün olduğunu aynı varlıkta duyumsamamıştım hiç bu

denli. Derken şunu anladım: Uyurken bile yaklaşmış olamam sandığım o insanın, bana

yaklaşmasıydı asıl doğal olan. Kendinden kaçmak istese yine bana, kendine yolculuk istese

zaten bana.


Bir insana herkesten yakın olmanın nasıl bir lezzeti olabilir ve neden oluyordu? Günün

sonunda yavrusunun kucağında uyuyacağını bilen anne gururu mu, huzuru mu bu? Uzun

zamandır anlattığın bir masala nihayet inanan çıkmış da sana, Kaf Dağı’nı birlikte aramayı

teklif etmiş kafa dengini bulmanın çocuksu neşesi ve heyecanı mı?


Çoğu insan, kendine benzeyen biriyle daha iyi anlaşacağı zannıyla ruh eşi arayışı içindedir. Ben hiç aradım mı istedim mi hatırlamıyorum. Daha çok kaçındığımı biliyorum, kendimden

kaçamadıkça benzerlerimden... İnsanın en güç tahammül ettiği varlıktır kendisi. Kendinden bir tane yeter. Bir(i) daha oldu mu iş…


Aslına benzeyen bir başkası, ayna efekti yaratır insana. İnsan kendini beğenmezse

çatlarmış, derler. Aynaya hâlden çok memnun olunan bir anda bakıldığında hissedilen

Narcissus hissidir bu. Aynadaki yansımaya en fazla kaç dakika, sabır taşı bile olsa, kaç saat

bakılabilir peki?


Onunla olmanın bir yanı, aynanın bu efsunlu ve mitik yüzüydü, diğer yanı ise karanlık ve sır

kısmı.


Her aynanın bir sırrı vardır, benimki oydu sanki.

59 görüntüleme0 yorum