Zamansız Mevsimler

İçindeki boşluğu iskeletle mi, arnavut kaldırımlarıyla mı, yoksa parmağını ona doğrultmuş şu kadınla mı tamamlasa bilemedi. Kadın gözlerini bir noktaya dikmiş, içindeki boşluğa mı, elma gibi kızarmış yanaklarındaki sevgiye mi bakıyor anlayamadı. Gözlerindeki denize kandı. Kandıkça kandırdı. Çocukluğunu açılmamış pencerenin ardına bırakmış, acıyı kendine kılavuz yapmış, kılavuzu karga olanın, burnunu çiçeklerin arasından çıkaramamışların ruhlarını sırtına almış, ışığa doğru iz sürmüş bir kadındı o. Çocuk daha o. Duvarları yıkık dökük. Mey sesini ney sesinden ayıramayan, ney ney diye ortalıklarda dolaşan küçük bir yavru. Bir akışı var yaşam denen müziğin. Aktıkça temizlenen, temizlendikçe çağlayan bir tınısı. Yavaş yavaş başlayan, gittikçe daha da yavaşlayan ve sonunda nefes kesici bir şekilde duran bir kaplumbağa gibi sanki. Hazzın en yüksek noktası soluğun bir anlığına tükendiği noktada. O küçük ölüm anlarını yaşamak için bu telaşlı yaşamlar. Sürgülü kapının sürgüsü tellere takılmış. Teller çamaşırlara yuva olmuş. Yatak yorganı silkelemeden güne başlamanın ağırlığı gibi çocuk gözlerinin yaşları. Ömrünü sığdıramamış dolaplara, ömür sığar mı ki onlara. Koca çınarın önündeki bankın sağ ayağına çizilmiş bir kalp gibi öylesine yalnız, öylesine umutlu, öylesine ürkek. Kalbin iki yanından ok çıkarmak istercesine saf. Yüzünü yere dönmüş, maskesini eline almış, kamburunu daha da belirginleştirmiş, belirginleştirdikçe mahcup olmuş, mahcup oldukça daha da kamburlaşmış. Sessizliği takip ediyor, odanın bir ucundan diğer ucuna yürüyor düz çizgiler arasında. Yavaşça oturuyor. Önce çizgiler kayboluyor, sonra çitler ayrılıyor birbirinden. “Adın ne senin çocuk?”, “Hiç!”, “Hiç diye isim mi olur çocuk?“, “O zaman hep.”, “Hoooppppp! Ne oluyoruz çocuk?”, “Bilmem ne oluyoruz?”, “İyi oluyoruz çocuk.” Evrensel bir özgürlük tanımı yapmak mümkün mü? Özgür olan iyi mi, güzel mi? Bir özlemi var yaşam denen müziğin. İnsanı çocukluğuna çeken, sabrı çiçek yapıp saçlarına iliştiren annelerin kokusu gibi melodiler. Orada öylece duran, durdukça kök salan, kök saldıkça daha da duran duyguların notaları. Hastane bahçesinde sorguya çekilmiş kediler geliyor gözünün önüne kadının. Elleri düşüyor, kolları tutmaz oluyor. Bir an için her şey duruyor. Sessizleşiyor. Çocukluğunu yaşama sırası mı geldi artık. “Hey çocuk, hadi hayal et, şimdi her şey durdu, uyuyan güzel ezeli uykusuna yattı. Anlat tek tek gördüklerini.”, “Hiç.”, “Nasıl hiç ya? Bir şeyler görüyor olmalısın. Göremiyorsan duymalı, duyamıyorsan, koklayabilmeli, koklayamıyorsan, hissedebilmelisin. Zorla kendini. Lütfen. Lütfen…”, “Örümcek ağlarında unutulmuş mandallar görüyorum, pılını pırtını toplayarak torbasını omzuna atmış karıncalar görüyorum, uzaklaşıyorlar bu kentten, buharlaşmayı bekleyen çiy damlaları görüyorum yaprakların üzerinde, yalnız kalmış bir martı kanadı görüyorum, sessizliğini görüyorum kentin. Böyle şeyler işte.”, “Eeee insana dair bir şey görebiliyor musun?”, “Yok!” Zaman durdu diye kandırdı kendini, mendili aldı eline, kokladı, aktardı gelecek nesillere, onlar da kendinden sonrakilere. Bugünlere kadar geldi mendil. Bugüne kalan mendil mi koku mu? Fark eder mi? Mendil demek koku demek. Eşiğin önünde durdu biri. Öbürü de tam eşikte. Eşiğin önü gelecek, ardı geçmiş, önü arkası sağı solu sobe. “Eee çocuk neresinde durmak lazım eşiğin?”, “Mevsimsiz yağan bir karın örttüğü eşiktesin, ne önemi var ki neresinde durduğunun?”, “Çocuk, sen çocuk musun?”, “Değilim.”, “”Anlamıştım.” Eşleri oltaya yakalanmış kırlangıçların yüzgeçlerine bıraktı içindeki zamansız mevsimleri. Kumsalda unutulmuş gitarın tellerine bir de. Özgürlük çocukluk muydu?

Zamansız Mevsimler