Yansıma

Çıldırmak işten değil. Bütün gün elinden aynasını düşürmüyor. Kendisini ilk defa görmüş gibi defalarca bakıyor, derinlere dalıyor. Geçen hafta başladı bu tuhaf huy. “Ceviz sandığın içinde el aynam var, onu getir bana,” dediğinden beri bu halde. Çeyiz sandığı, ona da annesinden kalmış, en kıymetli mirası. Hemen en üstteydi aynası. “Ne var bu aynada bu kadar?” diyorum. “Tüm hayatım” diyor. “El kadar yere sığar mı insanın tüm hayatı?” “Avuç içi kadar kefene sığıyor ya!” diyor. Biliyorum bir gün ölecek ama bunu sürekli hatırlatması canımı yakıyor. Sanki ölümünün provasını yaptırıyor. Eğer yeterince hazırlıklı olursam hiçbir şeyin beni üzemeyeceğini söylüyor. Ölümüne hazırlanamam. Bunu isteme benden. “Bırak şunu elinden, bak sabahtan beri ne yedin ne içtin yine? Küçücük kaldın.” Duyan da yeni yetme biriyle konuşuyorum zannedecek. Keşke öyle olsa, bir şekilde sözümü dinletirdim, ama koskoca kadın yahu! Nedir bu ayna merakı? Keşke yıllardır kapağını açmadığım o eski sandıktan hiç çıkarmasaydım onu. Kim bilir daha ne antika şeyler var içinde? Tehlikeyi yıllar önce sezdim, o yüzden itinayla gözden uzak bir yerde tutuyorum kendisini. Bulunduğu odaya ismini de verdik; penceresiz, karanlık, izbe. Böylece her şey benim kontrolümde. Sehpanın üzerinde duran porselen kâseye bakıyorum, elimde kaşık. “Annecim ne olur çorbanı iç bari. Çok lezzetli olmuş. Bir kaşık alsan. Başını sallama öyle. Beğeneceksin. Eminim. Aç ağzını.” Kime diyorum? Yine almış aynayı eline. Hayran hayran bakıyor kendine. “Ne görüyorsun Mualla sultan?” Duymuyor beni. “Saçlarıma inciden bir tarak takıyor annem,” diyerek sol elini seyrek saçlarının üzerinde gezdiriyor. “Gözleri de çok güzeldi annemin. Onunki, benimki, seninki. Hepsi menevişli.” Katarakt yüzünden donuklaşmış gözlerine bakıyorum. En hassas yerime dokundurmam dediği için bir süredir buzlu bir camın ardından izliyor bizi. “Annemin gözlerine hüzün yerleşmişti. Bulut gibi…” diyor, aynayı yanına bırakıp, mor mavi karışımı renkteki damarlı ellerini havadaki dumanı dağıtmak ister gibi hareket ettiriyor. “Olmuyor. Yerleşmişler. Gitmiyorlar,” diyor. El aynasındaki hüzün, duvardaki gümüş aynaya yansıyor, oradan tüm odaya sızıyor. Allahtan kapı kapalı, bu ağır hava içeriye hapsoluyor, salona ulaşsa iyice yerleşir, tüm muhabbetlere karışır. “Baksana dudaklarım ne taze, kiraz renginde,” diyor. Soluk dudaklarına, ağzının kenarlarındaki derin çizgilere bakıyorum. Belli ki onun aynada gördüğü yüz bu değil. “Annem Kemal’i seviyor musun kızım, deyince bu nasıl sual annecim, hem de deliler gibi demiştim. Aşk bir nevi delilik.” “Kemal kim anne? Rasim, Rasim.” Ah baba hep telaşlıydın? Gidiverdin aniden. Annemin de belli ki aklı gidip geliyor, olmadık isimler söylüyor. “Kemal’den bahsediyorum kızım, ilk aşkım. Babandan önce.” Annem meğer başka bir adama âşıkmış. Bundan hiç haberim olmadı. Bilmediğim başka neler var acaba? Benimle mezara girecek bir sürü şey olduğuna göre onun da gizlisi saklısı var elbette. Kemal demek... “E ne oldu ona?” Gerçi bir şey olması iyi olmuş, yoksa varlığım ciddi tehlikedeymiş. Varlığım, benim varlığım, aşktan daha üstün olmalı. “Hastalandı, teşhisi bir türlü konamadı, gencecik yaşta acılar içinde öldü.” Gencecik bir adamın acılar içinde ölmesine üzülüyorum. O annemin ilk, belki de tek aşkı. Gözü hâlâ aynada. Bir elini yanaklarında, dudaklarında, çenesinde gezdiriyor. “Ah Kemal, Kemal’im,” diyor. “Fotoğrafı sandığın en dibinde duruyor.” İncecik bileği yoruluyor, aynayı yastığının üzerine bırakıveriyor. Sanki sevdiğiyle yatar gibi yüzünü ona çeviriyor. “Bu ayna annemden bana yadigâr, benden de sana,” diyor. İstemez, kalsın. Bütün gün bir elimde ayna oturamam bir köşede. Bir hayatım var benim. Ömrü dört duvar arasına sıkışmış anneme söyleyemiyorum bunları. Bakışlarımı ondan kaçırdığım an odaya iyice yerleşmeyi kafasına koymuş hüzünle göz göze geliyorum. Ben bilirim sana yapacağımı. Kalkıp, pencereyi açıyorum. Ağırdan alıyor gidişini, yavaş yavaş dışarı süzülüyor, bundan keyif alıyor. Dönüp, anneme bakıyorum, yanaklarına renk gelmiş gibi. Azıcık durmak, dinlenmek faydalı oldu besbelli. “Kızım hadi az şekerli kahve yap da içelim” diyor. “Canınız kahve mi çekti sultanım?” “Yanında badem ezmesi de isterim.” Hay maşallah, iştahı yerine geliyor. İyi olacak. Mutfağa geçiyorum. Elimde köpüğü bol kahve fincanlarıyla dönüyorum. Aynayla bir yastıkta kocayan annem. Uyuyan güzel. Göğsü inip kalkmıyor; neden? Tepsiyi bir kenara bırakıp, elimi yüzüne tutuyorum. Nefesinin o ılık dokunuşunu hissedemiyorum; yok, değildir. Zayıf bileğini kavrıyorum. Gerçi artık o kadar yavaş atıyor ki nabzı, sayabilmek çok güç. Hiç hareket yok; olamaz. Bileği elimden sıyrılıp, yatağa düşüyor. Bitti. Annem, benim annem öldü. Güç bela bizimkileri arıyorum. Ayla açıyor telefonu, anneannen öldü diyemiyorum bir türlü, kelimeler düğüm düğüm, böğürüyorum. Yatağın kenarında oturmuş gelmelerini beklerken annemin aynasını elime alıyorum. Daha doğrusu elime aynamı alıyorum, artık benim. Ona dokunmamla birlikte tarifi imkânsız, hiç de bu ana uygun olmayan bir neşe kaplıyor içimi. Altı ya da yedi yaşlarımdaki halim elimde. Hayal görüyor olmalıyım. Hayali bile güzel. Hemen arkamda güzellerden güzel annem. Saçlarımı fildişi tarakla tarıyor. “İpek saçlı kızım, seni çok seviyorum, hep yanında olacağım merak etme,” diyor. “Babamın gittiği o yere sen hiç gitme anne,” diyorum. “Gitmem, seni bırakmam,” diyor. Gözlerimden yaşlar süzülüyor, çenemden üstüme damlıyor. Ferahlıyorum. Ev dolup taşmaya başlıyor, ağlayanlar, çok üzüldüğünü söyleyenler, sabır dileyenler, ölümü prova etmek isteyenler. Ayla “Anne elindekini bir yere bırak artık, kırılacak,” diyor. Köşedeki koltuğa çekiliyorum, eskiden annem otururdu. Köşem sığınağım artık, kalkanım, kimse yanıma yanaşamıyor. Aynaya bir kez daha bakıyorum, annemin meneviş gözleri bana bakıyor, göğsüme sımsıkı bastırıyorum. Herkes bir an önce gitsin istiyorum. Sandık odasından tıpkı buharından tıkırdayan çaydanlık kapağı gibi sesler geliyor, duyuyorum. Bizimki belli ki artık açılmak, saçılmak istiyor. Bildiğim, bilmediğim ya da çoktan unuttuğum ne varsa içinden çıkarmak istiyor; döke saça.

Yansıma