Sürgün Kuşun Masalı

Bir varmış bir yokmuş, bin kırgınlık varmış, bir tanecik dermanı yokmuş. Çaresizlik uzaklarda değil, çok yakınmış. Yürek her atışında, gözler her bakışında hayatın cilvelerini görür dururmuş… Bu anlatacağım masal, biraz bizim masalımız, biraz onların… Günlerden bir gün, ben diyeyim bugün burada, siz deyin çok çok ırakta… Bütün kuşlar toplanmışlar, kuşlar padişahı Simurg’u aramaya gitmişler. Kuşların kılavuzu Hüdhüd’müş. Yolculuk sırasında bitkin ve yorgun düşen binlerce kuş, Hüdhüd’ten şüphelerinin giderilmesini istemişler. Burada masalımıza ara verip hemen belirtelim, Hüdhüd kuşu Süleyman Peygamber’in gizemli postacısıymış ve tabii ki her bir kuşun soru ve itirazına cevabı varmış; önlerinde “talep, aşk, marifet, istiğna, tevhit, hayret, fakr u fena” denilen yedi vadinin bulunduğunu, nefsine yenilmeyenlerin bu vadileri aşarak Kaf Dağı’nın ardındaki Simurg’a ulaşacağını söylemiş. İşte tam burada masalımıza yine ara verelim ve açıklayalım, bu yolculukta sadece otuz kuş Simurg’a ulaşmış. Bizim anlatacağımız masal diğerlerinin masalı, yani kaybedenlerin masalıymış. Daha ilk zorlukta nefsine yenilen, kaybeden kuşlar; yemyeşil vadileri, masmavi göğüyle “talep” vadisinde kalıvermişler… Bu kuşların gönül gözü kapalı olduğu gibi kaba ve beceriksizlermiş. Hemen tekrar hatırlatalım, anlatacaklarımız Talep vadisinde sürüden ayrılan, dünya malına meftunların masalıymış. (Masalımıza konu olan bu dünya malına meftun kuşlar Talep vadisine yerleşmiş kendilerince yuvalarını yapmışlardı.) Bu vadide çerden çöpten yapılmış bir yuvada üç tane yavru kuş mutlulukla cıvıldaşır durur, gökyüzü kadar geniş kanatlara sahip olduğunu düşündükleri anne ve babalarını beklermiş… Yavru kuşların, göz açıp gördüğü, göğü kaplayan, eşsiz, telli pullu kanatlara sahip anne ve babasıymış. Bu geniş boşlukta özgürce uçan, ulaşılmaz, masalsı kanatlar; bütün dünyaları olmuş yavruların. Günler günleri kovalarken yumurtadan ilk çıkan yavru kuş düşüncelere dalmış. Günden güne zayıflamaya başlamış. Meğer dünyaya gözlerini kardeşlerinden çok daha önce açan bu yavrunun gönül gözü de açıkmış. Yavru kuşlar kanatlarını açıp birer birer uçmaya başlamış. Dünya öylesine güzelmiş ki gördükleri güzelliklere her gün hayran olmuşlar. Ancaaak, gönül gözü açık yavrucak uçtukça kuvvetleneceğine dünyanın derdiyle, kederiyle yoğrulmuş durmuş... Onun küçücük bedeni gördüğü onca acıya dayanamamış. Yorulmaya başlamış. Kardeşleri gibi hızlı uçamamış. Arada sırada çerden çöpten yuvalarına dönüp dinlenmek istemiş. Görenler yorgun kanatlarını dinlendiriyor sanmış, oysa onun ruhu yorgunmuş… Bir gün yine kendi kendine, “Dünyada ne kadar çok acı var!” demiş ve nefesi kesilmiş, kanatları ağırlığını taşıyamaz olmuş. Kederli ruhunu dinlendirip birazcık soluklanmak için yuvalarına gitmiş. İşte o anda doğanın zalim kanunu devreye girmiş. Gönül gözü kapalı zavallı anne kuş, asırlardır bütün kuşların yaptığını yapmış. Zayıf yavrusunu itivermiş boşluğa… Ruhu yaralı yavru, döne döne yere doğru çakılırken, kısacık hayatı gözlerinin önünden geçmiş… Rüzgâra kapılmış adressiz bir mektup gibi bütün kalplerden sürgün edilmişken, tutunacak bir tek dalı yokken, birden, o anda bir kar başlamış bir kar ki, siz deyin kıyamet, ben diyeyim cennet bahçeleri gibi merhamet… Kar birden bütün kâinatı bembeyaz kucağına almış. Tüm kötülükleri kapatmış. Yavru kuş sürgün edildiği yuvasından, kardan masalının tam kalbine düşüvermiş… Onun kardan masalı da herkesin kalbinden sürgün edilince başlamış. Tıpkı hepimiz gibi…

Sürgün Kuşun Masalı