Parmak Ucunda Hayat

Cam kenarında tekli koltuğa oturdum. Artık her sabah evden çıkmamı gerektiren bir durum yoktu. Öğretmenlik yaptığım okul iflas edip, kapanmıştı. Öğrencilerimle bile vedalaşamamıştım. Dalgın gözlerle kucağımdaki kasnağa gerili keten kumaşa baktım. Sehpanın üstünde rengârenk ipek ibrişim iplerim duruyordu. Nakış işlemeyi seviyordum. Yeni başladığım “Caddede Dans Eden Kırmızı Elbiseli Balerin Kız” figürüne devam edecektim. İpi iğneye geçirirken, parmağımda acı hissettim. El işimin üstüne kan damladı. “Uğursuzluk mu acaba?” diye düşündüm. İşsizlikten daha beter uğursuzluk olur muydu? Kira kontratımın süresi de dolmak üzereydi. Mal sahibinden, iş buluncaya kadar zam yapmamasını talep ettim. Artış yapmazsam evi boşaltmam gerektiğini hiç vicdanı kanamadan söyleyivermişti. Verilen sürenin dolmasına az zaman kalmıştı. Salgın hastalıktan ölmek korkusu, yerini açlık ve işsizliğe bırakıyordu. Birkaç ay içinde sokağa çıkma yasakları başlamış, okullar, lokantalar kapatılmıştı. Marketlere belli saatler arasında gidilebiliyordum. Sebze, meyveleri buzdolabına yerleştirmeden önce yarım saat balkonda bekletiyor, sonra iyice yıkayıp, kuruluyordum. Televizyonlarda birbirinden farklı konuşmalar yapan bilim insanlarını dinledikçe kafayı yemek üzereydim. Her konuda olduğu gibi hastalık konusunda da farklı farklı düşünüyorlardı. Paralel evrende dünyaya gelmiş canlılar gibi yeni bir hayatı deneyimliyordum. Tek gerçek; her canlının yaşamak için barınma ve yemek ihtiyacıydı. İkisini de kaybetmek üzereydim. Ne yapacağımın kararsızlıkları içindeyken, zaman; “Dayanışma günü, eski alışkanlıkları çöp kutusuna artık at,” diyordu. Ama nasıl? Kızımla kimsenin yanına sığınmak istemiyordum. Bir kendim kalmıştım, onunla yalnız başıma. Yatağının başucuna oturarak saçlarını okşadım. Bundan sonra yeni bir ev kiralamamın imkânsız olduğunu, hangi dilde anlatsam anlayabilirdi. O sırada telefonum çaldı. Çocukluk arkadaşım, iki gündür telefonumun neden kapalı olduğunu sordu. Ondan saklım, gizlim yoktu. Sözleri, kara bulutlar arkasına saklanmış güneş ışığı gibi, odamı aydınlattı. Karavanının parkta boş durduğunu, istersem kullanabileceğimi söyledi. Çoktan seçmeli hayat testinin tek seçeneğine, “Sevinirim,” diyebildim. Telefonu kapattım. Kızıma yeni yolculuğumuzdan bahsettim. “Tekerlekli evimize ne zaman gidiyoruz?” deyince çocuksu kabullenişine sarıldım. Eşyaları, ikinci el alan adama sattım. Evdeki üç beş parça kıyafeti valize yerleştirerek, kızımla birlikte sahildeki otoparka vardık. Yirmiye yakın araç park etmişti. Arkadaşımın karavanının uzun süredir kapısı açılmadığından, her tarafı toz içindeydi. Yeni evimizin temizliğini yapıp, kızımı içeri çağırdım. Karavanda ilk gece birbirimize sarılarak uyuduk. Hayatım karışık pizzaya benziyordu. İçi sürpriz, kötülük, iyilikle doluydu. Ancak eksik kalan malzemenin ne olduğunu bulamıyordum. Alışkanlıklar, konfor, dört duvar arasında güvenli sandığım evim, işim… Virüsle tanıştıktan birkaç ay sonra işsiz, sokakta kalmıştım. Filmde karavanda yaşayanların hayatlarını izlerken, kendi filmimin başrol oyuncusu olmuştum. Sabah kalktığımda, aracın kapısının koluna takılı alışveriş poşetini gördüm. İçinde kahvaltılık yiyecekler, ekmek vardı. Şaşkın halde etrafa bakınmaya başladım. Seyyar sandalyelerinde oturan genç çifte gözüm ilişti. Genç kız gülümseyerek yerinden kalkıp, yanıma geldi. “Dayanışma kumbarımızdan ‘Hoş geldin’ ikramımızdır. Ha bu arada ben Berrin!” dedi. İçimden geçenleri kelimelere dökmekte zorlandım, utangaç bir ifadeyle sadece teşekkür ettim. Kızım, salgın nedeniyle okulu kapanınca, çocuklar için ayrılmış ortak karavanda uzaktan eğitime başladı. Kabına göre hemen şekil alan kişiliğinde mutsuzluğa yer yoktu. Tek üzüntüsü dört yıldır devam ettiği baleden ayrı kalmasıydı. Hafta sonu sokağa çıkma yasağı başlamıştı. O anda apartman dairesinde olmadığıma şükrettim. Karavanın kapısını açtığımda Berrin karşımdaydı. Pürüzsüz teni, kıvrık uzun kirpikleri, ince kıvrımlı dudakları oyuncak bir bebeğe benziyordu. Kız elinde tuttuğu roka, maydanoz, dereotunu uzatarak, “Aracımızın yanına koyduğumuz saksılarda keçi gübresiyle yetiştirdik. Tamamen organiktir!” dedi. “İşimi kaybettikten sonra ekonomik olarak dipteyiz. İyi yaş pasta, mutfak bilgim var ama nereden başlamam gerektiğini bilmiyorum,” dedim. Genç kız, “Aslında salgınla birlikte önceden işi olanla, işsiz arasında fark kalmadı. Özel bir sanat merkezinde çocuklara ben baleyi, arkadaşım da keman çalmayı öğretiyordu. İşyeri kapandı. Ev kirası, faturalar derken işin içinden çıkamadık. Arkadaşımla bu karavanı kiraladık. Şimdi, online dans, müzik dersi veriyoruz. Yani yok birbirimizden farkımız. Sana da sosyal medya hesabı açarak, pastalarını oradan satarız. Umut var oldukça, emek ve dayanışmayla ayaktayız,” dedi. İyilik meleğime sarılıp, yanaklarından öpmek istiyordum. Ancak maskeli hayat buna izin vermedi. Sadece ellerimizi yumruk yaparak, tokuşturduk. “Şey! Benim kızım da beş yaşından bu yana yarı zamanlı bale dersi alıyordu. Salgınla beraber bırakmak zorunda kaldı,” dedim. Berrin “Çok sevindim. O zaman artık bir öğrencim daha var. Uyanınca yanıma uğrasın,” diyerek ayrıldı. Heyecanla konuştuklarımızı kızıma anlattım O, daha çok komşu ablanın balerin olmasıyla ilgili soru sordu. İçindeki dans aşkının yeniden depreşmeye başladığını hissettim. Kahvaltıdan sonra parkta oynamak istediğini söyleyerek dışarı çıktı. Camdan baktığımda; Berrin’in gülümseyerek küçüğümün ellerini tuttuğunu gördüm. Çimlere doğru birlikte yürüdüler. Cep telefonundan Çaykovski’nin Kuğu Gölü eserinin müziği çalarken, ikisi de ayakkabılarını çıkararak çıplak ayakla bale yapmaya başladılar. Zamanın yasını tutmaktan vazgeçtim. Gözyaşlarımı elimin tersiyle silerken, iki kuğunun birbirlerine reveransla eğilerek sahneyi terk edişlerini seyrediyordum. Kasnaktaki keten kumaşta işlediğim “Caddede Dans Eden Kırmızı Elbiseli Balerin Kız” göz kırpıyordu.

Parmak Ucunda Hayat