Madam Josephine'in Bir Filmi

Yetmişlerini geçmiş, yaşına rağmen diri, inci dişleri gümüş saçlara yakışan, küçük memeli, küçük ağızlı bir kadın Madam Josephine. Ömrünü geçirdiği, ailesindeki herkesi topraklarına gömdüğü İstanbul’u terk edememiş; Girit’teki akrabalarının “gel” ısrarlarına rağmen İstanbul’da kalmakta diretmişti. Yeşilçam artisti olmakmış hayali. Nerede seçmeler olsa koşa koşa gidip katılırmış. O filmlerin abartılı bir hüzünle ağlayan, süzgün gözleriyle işveli gülücükler saçan, yakışıklı jönlerden biriyle aşkın en ihtiraslısını yaşayan güzellerinden ne eksiği varmış! Gel gelelim işler istediği gibi gitmemiş… Anne ve babasını peş peşe yitirmiş, Karaköy’de iki dükkân bir de baba yadigârı bu ev kalmış kala kala. Kocası bir rüya imiş. Var mı yok mu anlamamış bile. Girit’ten Josephine sevdasına kapılıp gelmiş ya yine de bir türlü oradan kopamamış. Madam Josephine bu sarının hakinin sarmaş dolaş olduğu sürmeli gözlere dalar, koca Girit’ten sakınırmış kocasını. Hem deli gibi kıskanırmış da… Nasıl kıskanmasın? Kocası; dudağının üstündeki işveli benine, diline doladığı Rumeli türkülerine, mendilinin ucuna adını nakşeden bir Rodos güzeline sevdalıymış Josephine’den önce. İki aile ev ocak, tas tabak, kanepe divan ne varsa dizmiş de düğünü beklermiş meğer. Rodos güzeline ipekten örtüler, havlular bir de yüz görümlüğü alayım diye inmiş İstanbul’a. İniş o iniş… Josephine’i Beyoğlu’nda kurulmuş bir Yeşilçam setinin sırasında görmüş, görünce vurulmuş, vurulunca da olanlar olmuş. Uzun bir zaman dönmemiş, dönememiş Girit’e ama -erkek milleti- unutamamış da Rodos güzelini… İki çocukları olmuş Josephine’le, ikisi de yaşamamış. Sevda bu, gel zaman git zaman, bekler mi? Sevda bekler de zaman bekler mi? Beklememiş… Rodos güzeline gerisin geri dönmüş… Josephine’i ilk zamanlar ziyarete gelirmiş, birkaç hafta kalıp dönermiş ya, bir zaman sonra temelli gelmemeye başlamış. Neriman sonradan taşındı apartmana ama Olcay hatırlar. Butlu Neriman, tiksinir gibi bakıyor her anlatıldığında, “Hiç haysiyet yokmuş be madam, senin herifte de!” Olcay rengârenk farların yanıp söndüğü gözlerini kocaman açıyor Neriman’a, boyalı dudaklarını öne uzatıp, “Sus, Allah cezanı vermesin!” deyip susturuyor her seferinde. Josephine, bir Neriman’a bir Olcay’a bakıyor. Aldırmıyor. Çok eskide kaldı, diyor içindeki kırık ses. Konuşsa sesi çatlayacak, boğazını temizlerken ilk kelimesini unutacak. Yüzü ciddileşiyor, kalıyor bir süre. En sonunda kaldırıyor kolunu sağdan sola, “Geçti be kızlar!” “Amaan koy götüne gitsin be madam! Kahve getiriyorum, kaynatmayın bensiz…” deyip kalçalarını sallayıp, topuklu terliklerini tıkırdatarak mutfağa yürüyor Olcay. Duman dağılıyor. Yaptırdığı silikonlar, geçirdiği türlü ameliyatlarda yanında refakatçi kaldığı günleri hatırlıyor Josephine. Güzel kadın oldu bu Olcay, ben kıvıramam böyle vre, diye düşünüyor ardından bakarken. *** Duştan çıkıyor Madam Josephine. Dizlerine yaydığı lavanta kokulu havlunun üzerinde omuzlarından akıttığı saçlarını tarıyor. Geceliğini giymeden iç çamaşırlarına Olcay’ın verdiği parfümü sıkıyor. Ne zorlukla beğendirdi Olcay bu parfümü. “Aaa madam, senin neden yeniden evlenmediğini şimdi anladım ben, sen koca da beğenmezsin ayol!” Aklına geliyor her sürüşünde… Yüzündeki gülümseme yayılıp açılıyor. Gül ve leylak kokusu. Gül nereye girse yakışıyor, diyor Josephine. Neriman’ın kilodan koltuk altları ve kasıkları pişik oluyor yazları. Bu kremi de ondan aldı. Memelerinin altına sürüyor. Büyük de değiller ama yaşlılık. Sırtını keselerken nasıl da takılmıştı deli Neriman, “Top toplar madama, top top!” diye. Neriman aylardır nafaka alamıyor eski kocasından, işten atılalı da aylar oldu. Olcay, zaten üç otuz paraya çalıştığı pavyona bir de belalı birkaç tipin peşine düşmesiyle haftalardır adım atmıyor. Josephine kiradan yana darlamıyor hiç. Nesi var ki gariplerin? Boğazlarına çökse nelerini alacak… Karaköy’deki dükkânlardan biri krizi bahane edip ödemeyi geciktirdikçe geciktiriyor. Kızları peşine takıp gidiyor bir gün ya, laz esnaf kurdu olmuş buraların, dalgaya alıyor bunları. Olcay ağzını açıp gözünü yumacak ama biliyor karşısındaki çakalın ne düşündüğünü, kapının dışında bekliyor. Gerisin geri dönüyorlar eve. Bu böyle olmayacak. Neriman’ın liseden arkadaşı Serpil geliyor bir gün. Bir sinema filmi için eski bir ev arıyorlarmış, hem isterlerse onlar da filmde oynayabilirmiş. Figüran falan olarak yani… Gözleri parlıyor madamın. Önce fotoğrafları çekilecek hem evin hem onların, dizi platosu kurulacak, senaryo dağıtılıp roller çalışılacak… Josephine’in dairesinde karar kılıyorlar hem alt katlardan daha aydınlık hem daha ferah. Yeşilçam günleri aklına geldiğinden Madam Josephine’in kalbi güm güm. Yeniden o günlere dönüyor, başroldeki baygın bakışlı kadınmış oymuş gibi saçlarını geriye atıyor, haline duruşuna bir başkalık geliyor. “Madam, Allah canımı alsın Türkan Şoray yanında halt etmiş… Fıstık gibisin ayol!” Nitekim başrolde ünlü mankenlerden biri oynuyor. Sıkıntı üzerine sıkıntı çıkarıyor gelir gelmez. Dönem filmi olduğundan uzun etekler giymesi gerekiyor haspanın. Uzun bacaklarını ekrandan sergileyemeyeceği için ilkin buna karşı çıkıyor. Bir başka gün setin evine uzak olduğunu bahane edip herkesi bekletiyor. Olcay ve Neriman, bir köşeden diş biliyorlar ya; Josephine bu güzelim kızın eğilip bükülememesine, iki cümleyi art arda kuramayıp sufle almasına rağmen bu işi kıvıramamasına şaşıp kalıyor. Neredeyse çekil kenara deyip içindeki Yeşilçam güzelini sahneye yollayacak. Kızın hâlâsını oynayacak kişi yaşı geçkin eski bir artist, ilk gün bir görünüyor bir daha da gelmiyor. Ya parayı beğenmedi ya da bu sıska kıza tahammül edemeyeceğini anlayıp çekti gitti. Yaşı geçkin, oturaklı, diğerlerine göre uysal, hevesli Madam Josephine bu iş için biçilmiş kaftan. Kocaman bir çiftlikte oturan yaşlı bir kadını oynayacak. Şivesinden dolayı sıkıntı çıkar mı diye düşünüyorlar ama küçük bir değişiklik yapıp aileye Rumeli’den gelen yaşlı bir yenge oluveriyor Josephine. Manken kız, çiftliğe dayısının cenazesine geliyor. Josephine’in ağlaması lazım ama bir türlü olmuyor. Josephine uzun zamandır kimse için ağlamadı ki… “Hem niye ağlayacakmışım vre!” “Madama, senin herifi düşün. Ölmüş misal haberi gelmiş sana…” “Oldu, bulduğu çözüme bak!” deyip susturuyor Neriman’ı, Olcay. “Madam, şu üst sokakta eski gazeteci Cem Bey vardı ya, ay ne kibar adamdı, hani günler sonra kokusundan…” Aklına gelir gelmez Josephine başlıyor ağlamaya. Masa üzerine bir fincan yanına küçük bir lokumluk koymuş garip, askıda çamaşırlar, televizyon açık… İçini çeke çeke ağlıyor Josephine… “Yapılacak ne çok şey kaldı vre!” *** “Neriman nerede?” “Kocasına gitti, iş yerini basıp parasını isteyecekmiş.” “Hay Allah!” “Borç gırtlağa dayandı be madam, ne yapsın…” Yüzü allak bullak, yanakları kızarmış, kolları bacakları morarmış dönüyor Neriman. Alamamış parayı… Üstüne bir de dayak yemiş. Gitme bir daha, bırak ne hali varsa görsün deseler de kafasına koymuş bir kere, o parayı alacak. Karakola gidiyorlar Madam Josephine’le. Yolda nasihat ediyor Madam Josephine. “Bak filmin sonuna geliyoruz, hem güzel bir para verecekler. Bahşişler de yetiyor be Neriman, bırak bu hırsı vre!” Neriman gözleri tek bir noktaya dikili, duymuyor. Hızlı hızlı soluyor burnundan. *** Ertesi gün final çekilecek. Akşamdan kuruyorlar masayı. İtalyan çellosu açıyor Josephine. “Ooo madam, ne kirli çıkısın seeen!” Mezeler Madam Josephine’den. Dako, pabucaki, saganaki, Girit köftesi, zeytinyağlı fava… Ardından bir güzel oynuyorlar. Neriman sabahki gözü kara deli değil sanki, titrete titrete oynatıyor iri kalçalarını. Olcay, şarkı söylüyor. “Ay pavyonu mu özledim ne!” deyip kahkahayı basıyor. Madam Josephine başlıyor ardından, sigaraların uzayan külleri düşerken tabaklara: “Kaypa vradya mayiki Mesa sto misiri tin ida…” Memleketinin Gülbahar türküsünü söylüyor. Ah Gülbahar, deyip bitiriyor ardından. Kapıyı artlarından kaparken ne dağılan odayı ne ertesi günkü final bölümünü düşünüyor Josephine. Elbiseler kapı arkasında asılı nasılsa… Sabaha karşı bir bağırış çağırış sesine kalkıyor. Apartman kapısı güm güm. Birinin kafasını tutup vuruyor biri, ardında bir diğeri çığlık çığlığa. Aşağı iniyor bir hışım. Neriman’ın kafası kanlar içinde, Olcay suratına yayılan makyaj misali bulaşıp dağıtacak karşısındakinin yüzünü. “Ooo kart orospu da geldi, sen mi salıyorsun lan bu kahpeyi üstüme!” Duyar duymaz çöküp kaldığı yerden yeniden kalkıp saldırıyor Neriman. Josephine tutup çekmeye çalışıyor. Olcay elindeki taşı adamın kafasına atmayı başarıyor. Acının da etkisiyle Olcay’ın saçlarına yapışıyor. Neriman, çöktüğü yerden kalkamayıp bağıra bağıra ağlıyor. Arkasından tutup Olcay’ı elinden almaya uğraşıyor madam. Olcay’ı bırakıp Madam Josephine’e dönerek attığı yumrukla yere seriyor kadını. Kaldırıma vuran kafadan önce korkunç bir ses ardından önüne geçilemeyen bir kan yığılmaya başlıyor. Tutup sallamaya başlıyorlar. Olcay, Neriman üstüne kapanıp hıçkırarak haykırarak ağlarken film ekipleri de arabadan iniyor. Polisin, gazetecilerin yığıldığı sokakta kameralar son bir kez çekiyor Josephine’i. Olayın anlatıldığı haberi okurken spiker, bir anlığına görünüp kayboluyor Josephine’in Yeşilçam fotoğrafı.

Madam Josephine'in Bir Filmi