Mücver

Dünden kalan hayal kırıklıkları, memleketi kurtarma hesapları, unutulmuş sözlerle karışık anason kokuyordu meyhane yine. “O malum şarkı” mekânın olmazsa olmazı… “Kimseye etmem şikâyet; ağlarım ben halime Titrerim mücrim gibi baktıkça istikbalime.” Masaların arasından şarkıyı mırıldanarak geçtik, tahta sandalyeleri çekip çöktük karşılıklı. Herkes sanki efsunlanmış; hep bir ağızdan musikiye eşlikte, masadaki mezeler sanırsın bir benim umurumda… “Mücveri de masanın ucuna itelemişler gâvur gibi, halbuki anam olsa tam önüme koyardı rahmetli!” Bizim Metin’in kafası bozuktu, onu eğlemek için sürüklemiştim buraya ya ne bilirdim! Ağzımın suyu aka aka masadakilere bakarken, kıvrak bir çatal darbesiyle önündeki mücveri lop diye ağzına atıverdi Metin, ardından da yanına çağırdığı Agâh Baba’nın kulağına eğilip fısıldadı. Eliyle masadakileri gösterdi, parmağının ucu bilhassa mücverde takılıp kalmıştı. “Tarifin sırrını istiyor besbelli!” Kafasını yana eğip hafiften bir “la havle” çekti yaşlı adam ve sandalyelerin kenarlarından süzülerek masaların orta yerinde saz ekibi için ayrılmış bölüme geçti. İlkin Metin’i bir süzdü, sonra bir el etti, müzik bıçak gibi kesildi. Kadehleri parlattığı beyaz bezi omzuna attığı gibi usta bir orta oyuncusu edasıyla başladı tiradına. Her gece bıkıp usanmadan anlattığı kıssadan hisse hikâyeleri ile hali hazırda müdavimi olduğum bu mekânın, müptelası da olmamın sebebiydi Agâh Baba. İlk kez görenlerin ziyadesiyle şaşacağı ama benim gibi gediklilerin ısrarla beklediği bir andı bu. Onun sahne hevesiyle birleştirdiği hayat tecrübesi, en kallavi mezelerden bile lezzetliydi nazarımda. Söze başlayınca kati bir sükûnet doldu içeriye. Ne bir çatal bıçak şıngırtısı ne de bir nefes! Sadece onun davudi sesi: -Pek kıymetli hanımefendiler, saygıdeğer beyler… Hikâyeler vardır hakikatle beslenir, kimi nasihatini alır, kimi sadece hislenir. Raif’in öyküsüdür bu; geçmişten gelir, geleceğe yaslanır. Her masanın merakını cezbettiğinden emin şekilde makul bir es verdi tuluatına, ardından kendi samimi sahnesinde, kaldığı yerden devam etti sözlerine: -Sene 1877 bayanlar beyler, düşünün hele değirmenin altından akan suyun yaşını! Taş bir konakta, nur topu gibi bir kız gelmiş dünyaya… Adı Raif! Günahsız pür-i pak bir gonca… Babası denecek adam da sarayın gözdelerinden Mehmet Raif Paşa. Var mıdır ondan asili, namuslusu, temizi? Haşa! Agâh baba coşmuştu ya, tutabilene aşk olsun! Hikâyenin gidişatından bihaber, kalabalıkla beraber pür dikkat izliyordum: -Kadın olmak, genç kız olmak zor, paşa kızı olmak hepten beterdir haaa! Haline hareketine dikkat edeceksin bir kere, endamın her daim dik, esvapların muntazam lakin bakışların yerle yeksan olacak, fark edilmeyeceksin kalabalıkta. Kadınlığını da gizleyeceksin bittabi, erkek cinsinin zafiyetinin müsebbibi de sen olursun sonra! Henüz on ikisinde bir sabi sübyanmış oysa Raif, kendini bilecek yaşta bile değilmiş ki ademin kötülüğünü bilsin. Hele ki babasının varlıklı ve mağrur hayatının faturasını ödeyen bir kadın olacağını, sorarım size a dostlar, bu garibim nereden bilsin! Müşterilerin havaya yaydığı nefesi izledi, omuzunda duran meşhur bezini öbür yana atıp anlatmaya devam etti: -Ne diyorduk efendim? Hah! Henüz on üçündeyken kızımız, katran karası bir gece, tanımadık bir adam peyda olmuş konakta. Kaderinin ördüğü ağlardan bihaber o masum, çocukluktan yadigâr oyunlarıyla meşgulmüş odasında. Derken; kopan gürültüyle sarsılmış koca konak! Arap bacılar yaygarayı basmışlar basmasına da… Ya sonrası? Sonrası tufan, sonrası viran… Kimdir necidir bilmese, eli eline değmese bile utanmamışlar da “adın kirlendi” demişler yavrucağa. Paşanın paşalığı, konağın namusu mevzu bahis olunca Raif’in hissiyatı teferruat kalmış tabii yanında! O adamın karısı olmak varmış artık baht diye ona çizilende. İzmir olmuş yeni ömrünün istikameti. Hem evinden hem de çocukluğunun masumiyetinden ayrılmanın hüznünü, gözyaşlarına katık etmiş de Raifcik, sizlerin bildiği o ünlü dizelere dökmüş: “Kimseye etmem şikâyet; ağlarım ben halime, Titrerim mücrim (suçlu) gibi baktıkça istikbalime.” Boğazında düğümlenmişti dizeler Agâh Baba’nın hissetmiştim, bir yutkundu sonra bir daha, derken koyverdi hüznünü ortaya: -On üçünde gelin, on dördünde ana olanların feleği şaşar ya onun ki de şaşmış işte! Yıllar yılı gıyabında verilen sözlerin eri, ev dedikleri o makûs zindanın hanımı olmuş, ne yazık! Yirmi yedisine geldiğinde; geçmişin yüküne aşina üç çocuklu koskoca bir kadınmış artık. O karanlık gecede çalınan hayatının kahrını çekmiş de, kocası denen hayırsızın çapkınlıklarını sineye çekmekten bitap düşünce boşanıvermiş en nihayetinde. Masumların mahpusluğu müebbet değil a! Yıllanmış yalnızlığının üzerinden ömürlük bir zaman geçse de, günün birinde kendine gerçekten yaşadığını hissettiren o eşsiz duyguyla Raif de tanışmış bayanlar beyler… Az biraz müsaade edip seyircisine, hani nasıl desem çok da merakta koymadan -kararında bir yerde- lafa girmişti tekrar ihtiyar: -Evet ya…. AŞK! Aşk nelere kadir gerçekten! İstikbalinin hapishanesindeki bir tutsağı özgürlüğüne kavuşturan, açmamış goncaları güllere coşturandır aşk, bin acıyı bir dokunuşuyla iyileştirendir! Raif de şükür nasibini almış aşktan ya MÜC’ünün RİM’i -yani ağır günahı, suçu, kusuru silinmiş, MÜC’ü tomurcuk VER miş. Nİ-HA-YET! Bu son nida ile coşan kalabalık tam alkışa durmuşken, Metin’in de kafası iyiden iyiye kıyak olmuştu tabii, küttedek atıldı lafa: -Ne anlatıyorsun baba sen saatlerdir? Kafamız kelle, mezeler de bitti! Ben utancımdan saklanacak delik ararken; Agâh Baba, sanki Metin’in bu patavatsızlığını bekliyormuş gibi itidalliydi. İlkin bizim masaya doğru savurdu cümlelerini: “Dedin ya oğlum şu MÜCVERİN bir tarifini versene diye!” ardından seyirciye dönerek nihai darbeyi indirdi: “Kıssadan hissedir beyler bayanlar; bir ustanın tarifi ‘sırrıdır’ sual olunmaz, kimi acılar var ki anlattıkça onulmaz! Haydin afiyetle!”

Mücver