Kutsalın Doğuşu

Kutsalın Doğuşu Dönüşü yoktu. Aramızdaki son köprü de yıkılmıştı. Kendinden o kadar emindi ki. Her sözü söyleme cesaretinde. Nereye gider bu söz, nerede yer bulur düşünmeden. Çözülemeyen bir bağdı aramızdaki. Ne kavuşma vardı, ne de ayrılık. Toplasan iki cümleli, bir kaç sözcüklü, ama çok kahramanlı bir hikâyeydi anlattığı. Son konuşmamızdı. Gerçekliğiyle arasında senelerce sürüklendiğim, içimde büyüttüğüm imgesiyle kalakalmıştım. Ağırdı bu sefer. İmgesini içimde öldürdü hemen. Neden bunu görmezden gelmiştim? Her bir darbesini, bana vuruşlarını. Kendi gerçekliğime takılıp sürüklenmek korkusunda mıydım? Aynı yolları arşınlamanın alışkanlığında mı? Başka kapıya yönelmek dururken, aynı kapıya yüz sürmek niye? İnsan, acısına bile alışıyor. Acıyı besleyene de. Merhamet göstermeye, sevmeye… Katilini seviyor oluyorsun. Üstelik onu idam tahtasından her defasında indirerek. Dokunmuştu sonunda. İsmi olan, kendi olmayana. Varlığıyla tanışmam, Tanrı’nın tahtına çıkmam gibiydi. O anın gücünü hissettim. Kanayan yaramın kesilip buz gibi hissizleştiğini, akan kanımın durduğunu. Bir anda oldu. Kırıldı. Koptu. Bundan sonrasında acı yoktu. Dokundu, sızlamadı. Geriye bakmadım. Gözden çıkarılmış olan ben, göze bakmadım. Aynı dünyada, ayrı kara parçasındaydık. Aramızda aşılması mümkün olmayan bir okyanusla… Yürüyorum şimdi ağrısız, sanrısız…

Kutsalın Doğuşu