Karanlığa Bakış

Ofisinin kapısına yöneldiğinde, saat gece yarısına yaklaşıyor olmalıydı. Halletmesi gereken birkaç iş daha kalmıştı ancak bunlar internet üzerinden de yapılabilirdi. Yorulmuştu ama yaptığı her iş yorgunluğuna değiyordu. Eve doğru yola koyulduğunda ne kadar da şanslı bir serseri olduğunu düşünüyor ve kendisiyle gurur duyuyordu. İşini iyi yapmak, zeki olmak onu tek adam yapıyordu. Onun gibi bir tane daha yoktu. En tepedeki ikinci kişiydi. Bir insanın hayal bile edemeyeceği ve sahip olmak isteyeceği her şeye sahipti. Evine ulaştığında akıllı evi onu selamladı. Yapaydı ama yalnızlık hissini ortadan kaldırıyordu. Kapı açıldığında aplikleri meşale edasıyla tek tek yandı. Tepe ışıklarından hoşlanmıyordu. Üzerinde olan ve ışık saçan hiçbir şey onu mutlu etmiyordu. Üstten izlendiği hissini uyandırıyor ve oldukça huzursuz ediyordu. Güce alışkın bir adamın iç dünyasında sayısız travma olabilir ve kendi dahil her şeyle savaşabilirdi. Bu da onlardan biriydi. Babası onu karanlıkla cezalandırırken, yukarıdan bir fener tutar, bağırır ve yakasından tuttuğu gibi tüm gücüyle sağa sola fırlatırdı. Çocuk zayıflığıyla çırpınsa da gücü yetmezdi. Babası güçlü ve devasa bir canavarı andırıyordu. O günlerden beridir sevmezdi tepe ışıklarını. Her akşam içeri girdiğinde bir ses onu karşılıyordu; “Evine hoş geldin!” ardından evin sahibinin geldiğini anlayan yapay zekâ klasik bir müziği aktif hale getiriyor ve onun rahatlamasını sağlıyordu. Hemen bir talimat verdi “Müziği kapat. Bilgisayarımı ve televizyonda bir belgesel kanalı aç!” Talimatları zaman kaybetmeksizin yerine getirildi. Tv’de vahşi yaşam belgeseli vardı. Maillerine bakmak ve son kalan işleri halletmek için bilgisayarına yöneldi. Maillerine cevap verdikten sonra, bir süre internette gezindi ve ne kadar acıkmış olduğunu hissetti. Vakit nasıl da geçmişti. Buzdolabına doğru yöneldi ve kapağı açtığında, aslında ne kadar da organik beslenmekten uzak yaşadığına kanaat getirdi. Sahip olduğu gücün kaynağıydı bu. Buzdolabının içindeki gıdalar ona nerede olduğunu hatırlatmak için vardı ve bu hareketi neredeyse her akşam bir ritüel gibi yapıyordu. Ardından en yapay olmaktan uzak olan birkaç şey seçti ve yerken belgesele odaklandı. Aslanların hayatta kalma mücadeleleri vardı. Av değil avcı olmak için büyük bir mücadele veriyorlardı. Yiyecek, yaşam alanı ve bu hayata tutunup bir parçası olabilmek için üstün bir performans sergiliyorlardı. Sahip oldukları her şeye iç güdüleriyle sahip çıkıyorlardı. Bunlar için strateji bile geliştiriyorlardı. Peki ya insanoğlu neden yapmamıştı bunu? Kafasını daima meşgul eden sorgulamaları bitmek tükenmek bilmiyordu. Panoramik açılı devasa penceresine doğru ilerledi. Sahip olduğu, bu gökdelenin en üst katından şehre şöyle bir göz gezdirdi. Şehir ışıldıyordu. Arabaların hareketli ışıkları, sis perdesi gibi kanalizasyon ızgaralarından çıkan pis kokulu dumanlar arasında hareket halinde olan ve karınca gibi görünen insanlara öylece baktı. Bu kadar değersiz miydi yaşamak? Düşünen, yetenekli, her şeyin farkında olan insanoğlu tembelleşmeyi, sistemin kölesi olmayı seçmişti. Daha iyi bir yaşam için, bir seçenekleri vardı oysa… Dışarıdaki hareketliliğe daldı. “Biz insanoğulları nereden geldik? Nereye gidiyoruz? Başlangıçtan sona doğru mu? Son sandığımız aslında bir başlangıç mı? Zamanın hangi aşamasındayız? Yaşadığımızı sandığımız bu zaman kavramı bir var oluş mu? Yoksa sona doğru ilerlediğimiz bir yok oluş mu? Ben neden bu pencerenin önünde durmuş, öylece hareket eden bedenlere bakarken bunları düşünüyorum? Hem de her gece! Benim… hepimizin… bu durumda olmasının nedeni yine bizler değil miyiz?” Üretimi yok saymak büyük bir ahmaklıktı. Ama tüketmek daha kolaydı. Çalışmak, çaba göstermek, uğraşmak, düşünmek, disiplin- düzen ve üretimle bağlantılı her şeyden, tüm kavramlardan uzak kalmak herkisin işine geliyordu. Artık yapay DNA’sı değiştirilmiş gıdalar, gereçler, tedaviler vardı. Her organiğin yerine, organizmasıyla oynanmış yapay bir yenisi konuyordu. Sahi, organik neydi? Şu insanlardan kaç tanesi hatırlar organik olanı? Etkili reklamlar ve tüketilenin yerine fark edilmeksizin konulanlarla, hemen herkes şu an kullandığı her şeyi organik sanıyordu... Bir anlığına sesini yükseltti: “Şimdi, sizlerin kaosunu, bitmek tükenmek bilmeyen amaçsızca koşuşturmasını, rutinlerinize akışınızı en tepeden izliyorum. Ben, sizin yapamadığınız o üretimi yapanım. En tepede olan. Siz tüketirsiniz, ben üretir kazanırım. Elbet bir gün her şeyi tüketecek ve bu eyleme her gün, her saat ve dakika devam edecektiniz. Ben buna hazırlıklı olandım. İnsanoğlu canavarlaştıkça her şey daha da karanlık bir hal aldı. Tıpkı benim gibi. Acıma, merhamet, sevgi, doğallık hepsi bir bir tükendi. Sizler yok ettikçe ben çıktım ortaya. Sizlerin karanlığı benim ışığım, gücüm, beslenme kaynağım oldu. Merak etmeyin sizleri tüketmeye niyetim yok.” Yüzüne hafif bir tebessüm yayılmıştı. Bir toplum vardı adıııı… O kadar uzun zaman geçmişti ki, hafızasını zorlasa da o adı hatırlayamadı. Ancak o ad, yazıtlarda, tabletlerde yazıyordu. Onlar zamanında ortaya çıkarıldığında bir medeniyet de gün yüzüne çıkmıştı. Olağanüstü bir toplumdu. Medeniyetin nereden gelip nereye gittiğini anlamak hiç de zor değildi. Zaman ilerledikçe, gerileyişimiz acınasıydı. Eğer insanoğlu biraz zekice davranabilseydi, bu olanları görür ve en azından madem ilerledikçe geriliyoruz öyleyse yöntem değiştirip ilerledikçe atalara, o arkeolojik buluntuların dönemindeki yaşam şartlarına, ellerindeki teknolojiyi de dahil ederek dönmelilerdi. Çünkü o dönemde yaşam mücadelesi vardı, insanlar bir adım daha ileri geçebilmek için düşünüyor ve üretiyordu. Onların buluntuları insanlık için bir yoldu, yöndü, kurtuluşun formülüydü. Tarih daima tekerrürden ibarettir. O dönemlerde tarih tekerrür etmişti ve bizlere altın tepside sunulmuştu. Başını üzüntülü bir tavırla yere eğdi. “Bizler ne yaptık görmezden geldik, yok saydık. O yolu ve formülü eğer görebilseydik, bizlere sunulan işaretleri takip edebilseydik her şey çok daha farklı olabilirdi. Şu an bu asalak yaşamın çok uzağında bir yerde, mevcut durumdaki teknolojiyle birlikte çok daha yaşanılabilir bir dünyamız olabilirdi!” diye fısıldadı. Ardından yine öfkelendi. Odanın içinde hızlı hızlı yürüyordu. “Ben işaretleri takip edenim. Siz geriledikçe ben hep ileri gidenim. Siz ilerlediğinizi düşünürken ben geriye doğru gidip o toplumların ışığında günümüz teknolojisini birleştirip sizlere yön verenim. Aklınıza gelebilecek her şeyin üreticisi, üretimin tüketim karşısındaki gücü! Yapmak istediğim büyük bir hamle var. Bir başlangıç. Yok oluştan, var oluşa geçiş… Aranızda güçlü olanlar kazanacak ve gezegen daha yaşanılabilir bir duruma gelecek!” Koltuğa attı kendini. Yanında biri varmış ve ona çok önemli bir sır veriyormuş gibi devam etti konuşmaya: “Sence insanoğlu biz nereden geldik nereye gidiyoruz? Ve finalde nerede olacağız? Düşün… Düşün ki; var olduğunun farkına var!” Sonra birdenbire sessizleşti. Kafasındaki büyük planla gecenin gün doğumuna döndüğü o anda uykuya daldı. Sabah büyük bir gün olacaktı…

Karanlığa Bakış