Kış Uykusu

Yazın ortasında kış uykusu olur mu hiç? Evrenin bir başı olsaydı yeşil şapkasını ters takar, bütün seçimlerimizi bir bir dökerdi gözünün yaşlarıyla. Hatta elleri olsaydı, kilim desenli eldivenleriyle bir kartopu yapar atardı yüzümüze. Yazın göbeğinde kış uykusuna yatmış bir insan, bir hayvan, bir nesne… Neyse ne! Evrenin tavan arası olsaydı, bir de duvarlarını sarıdan maviye çevirseydi… Güzel olmaz mıydı? Tam ortasında da bir sandalye. Merak etmeyin, üzerine oturacağız sadece. Bilezik yapmayacağız kolumuza. Bir sandalye sandalyedir, bilezik değil. İşlev mi dilsel anlam mı tartışması kış uykusundan uyandırır mı şu şeyi? Şey, dedik kusura bakmayın. Ne olduğuna karar veremedik. Uyandırmaz, uyandıramaz. Felsefi tartışmalar bir uykudan uyandırıp diğer bir uykuya dalmamızı sağlarlar. Rüyalar arası bir geçiş, boyutlar arası bir sıçrama. Siz hâlâ aynı siz olur musunuz bu geçişlerde? Kim bilir? Biz bilmeyiz, onu biliyoruz. Evren bir melodi olsa akışı barındırırdı içinde, oluşu! Personalarımızdan uzaklaşıp gölgemize yaklaştıkça, gerçek daha da belirginleşiyor. Üstat yanılıyor muydu? Gerçek dünya gölgelerden mi ibaret? Kış uykusuna yatan gölgelerden oluşuyor gerçek dünya. Yanılsama mı, gözlerin mi, seyirlik bedenin mi, ağaç mı, ağaç tözü mü kış uykusuna yatırdı şu şeyi, inanın bilmiyoruz. “Niye bitti" diye ağlarken, yıllarca “Nasıl bitti” için ağlamaya getirir ya hayat sizi; öyle bir uyku herhalde. Umut vaat eder, heyecan verir ama şaşırır kalırsınız denizin gerçekte mavi olmadığını öğrenen bir çocuk gibi. Hayat devam ediyor bütün hızıyla. Biriktirdikleriyle nasıl da devam edebiliyor akmaya, değil mi? Gündelik kaygılar ayakta tutuyor insanı. Güzel görünmek için kestirdik saçlarımızı bugün, saçı uzun aklı kısa diyenlere çanak tutarcasına. Rahat etmedi içimiz böyle, siyah saçtan sarı saça geçtik. Yandı biraz saçlarımız ama olsun. Bir: Kesince saçlarımızı kurtulduk anamızın rahminden. İki: Kuleye giden yolun kapattık önünü. Bizim açımızdan sıkıntı yok, onlar düşünsün. Evren bir edebi tür olsaydı şiir olurdu, sembollerde gösterirdi kendini. Evren bir motif olsaydı, kader motifi olurdu. Babanı ya da anneni, sevgilinin gözlerinden tanırdın. Öyle bir hale gelirdin ki, sıcacık bir temmuz güneşinin altında kış uykusuna yatardın. Sıcak mı soğuk mu ayırt edemezdi bedenin. Aşkın muhtevası masalsı. Kim iyi kim kötü, ne zaman güzel ne zaman çirkin, farkına varılmaz. Varılmayacağını bilip gidilen tek yol, belki de aşk. Ne zaman sevdasız kuşların kanatlarını fark etmeye başlarsın, işte o zaman sorarsın kendine. Nasıl? Nasıl oldu da bitti bu sevda? Düştüğün yerden kalkabildiğin nokta, kış uykusunun başladığı zaman. Nemli ama serinletici… Hüzünlü ama coşkun… Geçmiş ama gelecek… Evren bir koku olsaydı, aşkın kokusu olurdu. Böldükçe çoğalan, bölündükçe azalan ve hiç vazgeçilemeyen.

Kış Uykusu