HAVVA, HU!

“Bir ters, bir düz, tersin üstüne düz, düzün üstüne ters, pirinç. Cimcik cimcik. Pirinç gibi kırık beyaz yapmalı. Bebeye güzel olur. Şişman mişman ama yükünü alır bugün yarın elbet. Hazır etmeli. Kimler kimler doğurdu geçten geçe. O niye doğurmasın?” Parmakları bakır tepsiye serdiği pirinç taneleri üstünde geziniyordu çabuk çabuk. Kabuk, taş, böcek yani pirinç nev’inden olmayanları ayırıyordu. Horoz öttü bahçede, zamansız. Piliçler palazlanmaya başladı, ikisi horoz. Suyuna çorba, pilav, boğazımızdan da et geçer bahaneyle. Kessin diye vereyim Havva’ya, güzelce yolsun, kartladı bu zamansız, diye geçirdi aklından. Şeyinde ak kıllar bitmeye başladı. O da karta kaçtı. Ne edeceksin? Atsan atılmaz, satsan satılmaz, evlat işte! Kafası gibi pirinçlerle taşlar da karıştı birbirine. Tepesi attı. Tepsiyi içindekilerle beraber sertçe koydu kenarı. Bunları da Havva seçsin, diyerek silkeledi şalvarını, doğruldu ıkına sıkına. Avluya uzanan tahta merdivenleri gıcırdata, titrete yan yan basarak bahçeye indi. Dutun yaprakları arasından hışırdayan rüzgâr, güneşin orada burada dansını olanaklı kılıyordu. Kafası gibi oynak bir danstı bu. “Havva, hu!” diye seslendi. “Hu!”su cevapsız kaldı. “Kız Havva, nereye kırdın boynunu adı batasıca, neredesin? Huuuu?” Dar sokağa açılan, derme çatma, üflesen yıkılacak avlu kapısının tahtaları arasından, muhtarın yeni traktörünün taşları eze eze geçişini seyretti. “Bok var buradan geçiyor,” diye söylendi. “Sürtünsün duvarlara da görsün hanyayı konyayı, daha sürgü çekmeden toprağa, elinde kalsın motorun Allahsız muhtar,” diye ahını ediverdi bir solukta. Traktörün tekerlek üstünde iri sırtı ona dönük, başı şıkır şıkır yazmalı oturanı da gördü, tanıdık geldi, seçemedi. Kimdir diye meraklandıysa da arkasından bakmaya heveslenmedi. “Havva, huuuu?” Ses, mes yoktu orta yerde, uzaklaşan traktör sesiyle kendi hırıltılı nefesinden gayrı. “Sabah sabah nerede bu tombalak. Rahmetlik besmelesiz uçkur çözmedi ama bu Havva neden böyle oldu? Olmadı, yapamadık onu. Bir, iki çilingir sonrası çıkmıştı üstüme mendebur. İçim bulanmıştı çürümüş dişlerinin arasından üstüme yağan zıkkımın kokusuyla. Kim bilir Havva’ya o vakitlerden birinde döllendi belki beni? Yok yok, Euzi çekmeden binmemiştir. Kafası dolansa da göt korkusundan illa sığınmıştır Allah’ına çullanırken de. Amaaan Leyla, Havva bu işte, eksiği yok, fazlası çok! Civan’ım tıpkı bana çekti. Rahmetlinin de götü, göbeği büyüktü ama Havva sırf göt, göbek. Koca memeleri de karnının üstüne serili. Heyula heyula... Havva halasına benziyor diyeceğim o da hiç doğmamış ki.” Eline aldığı çapayla boynu bükülmüş domateslerin altını dürtmeye başladı. Beli bu iş için bükülmeye gelmeyince oracıkta bıraktı, Havva eşeler, dedi. Çeşmeye seğirtti adımlarını aksak aksak. Gözleri avluyu köşe bucak taradı, hortuma değmedi. Havva sulayıverir, dedi. Taze filizleri saçak saçak, yaprakları şırıl şırıl yeşil saçan asmanın altındaki sedire bacaklarını altına alıp oturdu. Sepet içinde duran renkli yumakların arasından kırık beyaz olanı çıkardı. Bir ters bir düz ilmekler aldı şişe. İlmekleri ardı ardına sağdan sol şişe, soldan sağ şişe geçirdi bir bir, sıra sıra, ördü ördü... Durdu birden. “Pirinç yapacaktım ya ben, tuh!” deyip şişteki ilmekleri söktü. Çözdüğü ipler düğüm oldu. Bıraktı olduğu gibi. Havva çözerdi nasılsa. Kıçının altından ayaklarını aşağı indirdi. Uyuşmuşlardı. Öylece bekledi. Yemeyi unuttuğu kuru, katık kahvaltısını karga bokunu yemeden hazır etmişti. Midesinin kazıntısına kulak verdi. Eve çıkmaya gözü yemedi. “Havva kör olmayasıca, nerelerdesin?” Horoz gözünün önünde tavuklardan birinin üstüne çıkmış başını gagalıyordu. Eğildi, yerden taş alıp fırlattı. Iskaladı. Horoz oralı olmadı. Kediye denk geldi taş. Yıldırım çarpmış gibi can havliyle miyavladı, tozu dumana katıp duta tırmandı bir hışım. Ham dut taneleri sapır sapır döküldü. Sese horoz ürktü. Tavuktan ayrıldı. Tavuk gıdaklayarak kaçtı. Bilmem kaçıncı uykusundan gürültüye uyanan köpek, ağzını kocaman açıp esnedi ortalığı kolaçan etti, istifini bozmadan uykusuna kaldığı yerden devama girişti. Ağıldan kuzunun melemesi duyuldu sonra da anasının belemesi. Hareketlenenler sakinledi. Avlu içi sükunete kavuştu. Altına üç ayaklı tabureyi çekti. Hayli zamandır suda unutulmuş çamaşırların başına geçti. Çitilemeye başladı. “Elbet geleceksin Havva. Geleceğin varsa göreceğin de var,” diyerek hırsla çitiyordu kirleri kabarmış beyazları. “Civan’ım askerden gelsin alır bana bir makine. Bir sağa bir sola döne döne yıkar paklar. Ne kadar oldu gideli? Ne kadar kaldı gelmesine?” Yüreği kabardı. Özlem çöktü içine. Kazınan midesinin feryadı duymazlıktan gelinecek gibi değildi. Ellerini leğenin kenarına sıyırdı. Islağını şalvarına sildi. Elini dayayıp bacaklarından kuvvet alarak doğrulttu kıçını. Havva durulayıverir, diyerek çamaşır teknesini çeşme altında bırakıp eve yöneldi. Avlunun orta yerine geldiğinde öğlen namazından sonra, dar sokaktan omuzlarındaki mevtayı mezarlığa yetiştiren kalabalığa takıldı gözü. “Düğün, ölüm ardı ardına,” diye mırıldandı. Tahta aralıklarından görünen tabutun üstündeki karanfil oyalı yemeniye baktı. Kimin olduğunu unuttuğu birkaç gece evvelki düğünde gördüğü Hatice kadındı giden. Üç Kulhuvallah bir Elham okudu ayak üstü. Kalabalık seyreldi, tükendi. “Allah taksiratlarını affetsin,” dedi yüzünü sıvazladı. Okuduklarının cenazeye yetişmesini istercesine havayı kuvvetlice üfürmesiyle boğazını tükürük tıkadı, kof kof öksürdü. Gerili ipin üstünde sarkan namazlığını başına örttü. Öğleni atladığını hatırlamadı bile. Cenaze evine doğru yola koyulmak üzere avlu kapısına geldi. Çengelinin halkasından kurtulmuş olduğunu görünce şaşırdı. Havva dışarı çıkmış besbelli, diye geçti aklından. Ne vakit çıktığına akıl sır erdiremedi. Duymamıştı tahtaların gıcırdayarak açılıp kapanmasını. Kapıyı iki eliyle kaldırıp kendine doğru çekti. Ardından kapıyı aldığı yere yerleştirmeye çalıştı, beceremedi. Bıraktı öylece. Yorulmuştu. Derin bir nefes aldı. Kollarını arkasında birleştirerek dar sokakta, irili ufaklı taşların üstüne basa basa yürüdü, belinden eğik. Meydana çıktığında kahvenin açığında, koca çınarın dibinde muhtarın traktörünü gördü. Aynasına düğümlü kırmızı kurdeleler rüzgârla salınıyordu. Civan’ım askerden gelsin ona böyle bir gelin alacağım. Gıcır gıcır, diye geçirdi aklından. Kahve önünde, öğlen güneşinde miskinlikte yarışanlara uzaktan el etti. “Pis tembeller, kaldırın kıçınızı, cenazeye yetişin. Sizinkini kahveden mi kaldıracaklar?” diye söylendi. Dediğini duymayanlar, “Allah razı olsun,” diye karşılık verdi hep bir ağızdan sakin sakin, sağ ellerini sol göğüslerine götürüp. Başını eğdi, içinden güldü. Ellerini ardında kavuşturdu tekrar. Yiyeceği yemeğin kokusuna doğru yokuşu tırmanmaya koyuldu, midesi gurul gurul. Havva’nın güneşi şıkırdatan pullarla süslü yazmasının aynı, yol kenarında yatıyordu. Ölünün ardından giden dalgın kalabalığın ayakları altında ezilmişti pullu, beyaz örtü. Artık beyaz değildi. “Çeşmeye gitti desem, boru döşendi beri kim gidiyor, o gitsin? Gitmiş olsa da kaynağına varırdı bunca zaman. Nerde bu kız?” diye söylendi evhamlı. Yemeniyi gördüğü yerden kaldırmaya niyet etti, caydı. Gerisin geri ilerledi cenazeyi de açlığını da unutmuştu. Hızlı adımlarla evine vardı. Avlu içinde döndü, dolandı. Kömürlük, kümes, Akkız’ın önünü ardını kolaçan etti karanlık ağılda, ayağı kovaya takıldı, su döküldü, “Havva doldurur,” dedi. Ağaç arkası, sahanlık altı, merdiven dibi, arka bahçe… Döndü durdu Havva’ya seslene seslene. Hırslandıkça hırslandı. “Nerede bu şişko?” Bahçeden umudunu kesip mecbur adımlarla bir bir çıktı yedi merdiveni, yaylana yaylana. Sundurmada dikildi. Bahçeyi bakışlarıyla taradı yukarıdan. Eve girdi. Karnı kazım kazım kazınıyordu. Mutfağa geçti. Çiçekli muşamba serili masada bir bardak çayla kahvaltı için hazırlayıp unuttukları duruyordu. Sandalyeye çöküp düşünceli düşünceli yemeye koyuldu. Bir yudum çay içti. Buz olmuştu. Şaştı. İki lokma attı, atmadı ağzına Havva geldi aklına. Ayaklandı. “Havva,” diye ünledi. Odalardan birinin kapısını açtı, boştu. Ötekini açtı, doluydu. Yataktaki kabartıya doğru ilerledi. Tüm gücüyle abanıp yataktakini sarsmaya başladı. Sabaha karşı yatağa girip üstüne kapadığı örtüyü korkuyla açan Civan gözleri fal taşı sordu “Ana ne ediyorsun, sabah sabah ya? Tövbe tövbe, korkuttun billah,” “Sabahı mı kaldı oğul? İkindi kapıda,” dedi. Dediğine şaşmadı ama Civan’ın yatakta oluşuna hayret etti birden. “Sen ne ara geldin?” diye sordu. “Düğünden önce geldim ya ana. Havva’yı muhtarın oğluna gelin ettik evvelki gece,” “Şişko, kart kızım kocaya mı vardı? Unutmuşum ben onu,” dedi arkasını dönüp sundurmaya çıktı. Bakır tepsiyi kucağına aldı. “Bir ters, bir düz, düzün üstüne ters, tersin üstüne düz. Havva’nın bebesine hazır etmeli, kırık beyaz,” dedi pirinç olmayanları pirinçlerden ayırırken. “Yapacak çok iş var. Geldik günün götüne hâlâ tepsi başındayım,” dedi dalgın dalgın.

HAVVA, HU!