GAZOZ KAPAĞI

Babam’a… Paşabahçe’nin dik yokuşlarının birinden iniyorlar. Babası küçük ellerinden alıyor kocaman okul çantasını; her sabah olduğu gibi o taşıyacak. Fabrikanın bacasından çıkan dumana karışan anason kokusunu içine çekiyor çocuk. Bu koku mahalle kokusu, güven veriyor. Babasına biraz daha sokuluyor okulun önüne gelmeden. Sessiz sevenlerden babası. Gözleri dolar hep, yıllar önce gideni anınca da çocukları hasta olunca da ama diyemez sevgisini açıkça. O da böyle bir adam işte. Kuru üzümle sarı leblebi yerken aklına düşüyor o anlar. Babasının en sevdiği şeylerden. Küçücük bir leblebi tanesinin yaptığı işe bak sen. Kırk yıl olmuş neredeyse el ele inmeyeli o yokuşlardan. İnsanın aklına geliveriyor işte bir kokuyla, bir tatla... Yıllarca bayram seyran dememiş, ne zaman “Mesai var!” dense koşmuş, çalışkan bir adam babası. Kararlı kimseye “Eyvallah!” dememeye. Baba demek fabrika demek o zamanlar, “işe giden adam”. Sabah ezanıyla güne başlayıp, akşamın darı eve dönen güçlü adam... Hayattan bir gün bile şikâyet etmeyen, “şükür”ü hayat felsefesi yapan adam... Kendisine her şeyi lüks belleyen adam... Ne sahilde şöyle bir keyfince yürümüş, ne kıyıdaki bir restoranda leziz bir balık yemiş. Varsa yoksa çocukları... Ömür geçmiş... Tabakta kalan son leblebi tanesini eline alıyor kadın. Evirip çeviriyor. Ah baba... Biraz da kendin için yaşasaydın ya... Üzerinde bir ağırlık, elinde bir leblebi, kulağında ablasının telefondaki sesi; “Çok endişelenme ama babam pek iyi değil…” Şimdi kendisi babasının çantasını taşıdığı yaşta... Hayatının ikinci yarısı başlamış çoktan. Uçak bulutların arasında babasına doğru süzülürken içindeki telaşlı sesi duymazlıktan gelip hep aynı şeyi mırıldanmakta; “Sakin ol, iyileşecek...” Ama işte hayatın bir diyalektiği var, zamanı gelince gidiyor insanlar. Babasının yaşını sorup cevabı duyduklarında yüzlerde oluşan “Ooo tamam o zaman!” bakışına aşina kaç zamandır da o iş öyle olmuyor. Sırayla anlayacak herkes günün birinde... Varsın öyle desinler... Bol makyajlı, sarı saçlı, yüzünde zoraki gülümsemeyle kendisine yaklaşan hostesin sesiyle dönüyor içinde olduğu zamana; “Köfte mi tavuk mu?” diye soruyor kadın. Babam olsa köfteyi seçerdi, diye geçirip içinden cevap veriyor. Alıp koyuyor tepsiyi kucağına. Ön koltuğun arkasına takılı raf kırılmış, aldırmıyor. Uçağın küçük camlarından aşağıyı görmek için zorluyor kendini. Belli belirsiz, sis içinde kalmış uçsuz bucaksız topraklar. Tek tük evler... Babası ne çok uğraştı toprakla... Neler neler yetişti bu yeryüzünde sayesinde. Her yaz, hiç ıskalamadan gittiği köyde hep üretti hep. Sonra Paşabahçe’deki bahçe... Canım kayısı, dut ağaçları... Nane kokularına karışan ceviz yaprakları... Sapsarı limonlar... Hepsi onun emeği... Ağzına attığı köfte parçasını zorla yutarken yine kendini geçmişin aydınlığında buluyor. Lisede o zamanlar. Okuldan eve döndüğü bir gün babasını bahçede buluyor yine. Selamlaşıp sohbete koyuluyorlar. Babası elinde bir gazoz kapağını evirip çeviriyor. Anlamıyor kadın ne yaptığını, dikkat kesiliyor. “Çocuklar atmıştır muhtemelen,” diyor kadın. Babası gülümsüyor; “Öyledir herhal,” diyerek kapağın içine dolan toprakları eliyle temizledikten sonra çöp kutusuna atıyor kapağı... Şuncacık toprak çöpe gitmiyor işte. Kadın yarı şaşkın yarı hayran bakıyor babasına. Toprağı kutsal gören bu kuşaktan ne kalacak yarına merak ediyor. Hiçbir şeyi ziyan etmeyen bu canım adamlar, kendi ömürlerini de üretmenin emrine amade ediyorlar. Yemeğini bitirip yaslanıyor koltuğuna. Arkadan bir çocuk ağlama sesi geliyor. Nazlı nazlı ağlayan çocuğun yüzünü hayal etmeye çalıyor. Seviyor çocukları. Babası da çok sever. Televizyonda reklamlarda görünce bile gülümser, gözleriyle sever. Gençliği köyde geçmiş babasının. İlk İstanbul’a gelişi askerlik için olmuş. Radyoda Rami Kışlası türküsünü dinlerken anlatmıştı babası. Rami Kışlası kapısı, ardında kapalı düşler/ benim sevdam daha içli, diye yarışır yürekler... Sobanın yanı başında oturuyorlardı o gün... Eşlik etmişlerdi o türküye birlikte. Dün gibi aklında kadının, sobanın çıkardığı cızırtılı sesler, üzerinde kaynayan kuşburnulu ıhlamurun kokusu... Bin bir türlü ses, renk, kokunun işgali altında kadın babasının iyi olmadığı haberini aldığından beri. Bu işler herkes de böyle mi oluyor acaba? Geçmişin bulanık sularında ilerlerken zihni, bir köyün serinliğinde, bir dut ağacının altında, bir öğle yemeğine çıkmış fabrika işçilerinin arasında gezdiriyor onu. Bu karmaşa içinde uyuyakalıyor. İçindeki ses ise hiç yorulmadan tekrar ediyor; “Bekle baba… Bir de kırkına gelmişken kızın, yine elinden tutup denize doğru inelim o yokuşlardan... Bekle....”

GAZOZ KAPAĞI