Gün Işığı

Mercimek çorbası, uskumru, üstüne bir de helva... “E daha ne olsun,” diye geçirdi içinden. Sıkıntılı bir dersten sonra ancak böyle bir menü onu kendine getirebilirdi. Dilini tutamamıştı işte! Ahkâm kestiğini düşündüğü hocasına ders vermekti niyeti... “Senin neyine gerek ‘artizlik’ etmek,” dedi kendi kendine. “Üniversite son sınıfa gelmişsin, cepte beş kuruş yok, yemekhane kuyruğuna iki kere giriyorsun ki karnın doysun. Kalkmış profesöre doğruluktan bahsediyorsun. Okul uzarsa ayvayı yedin oğlum. Yurtta da kalamazsın. Ne yer ne yurt, ne para ne yemek... Elinde bir tek, gereksiz yerde kullandığın cesaretinle kalırsın böyle…” Balığın son parçasını mideye indirirken aklından geçenlerdi bunlar. Kendisiyle kavga ede ede çorbasını içip bitirmişti. Balık da bitince kavradı nerde olduğunu. Bu ilk öğünüydü. Her gün öğlen 12’de başlayan yemekhane kuyruğuna girer, kahvaltı niyetine yemeğini yer, tam 2 saat sonra, yemekhane kapanmadan hemen önce tekrar kuyruğa girip, akşam yemeği işini de aradan çıkarırdı. Kaldığı yurtta yemek verilmiyordu. E dışarda yemek de pahalıydı. Ama üniversite yemekhanesi öyle miydi? Ayda iki kez balık da çıkıyordu işte. Yemek güzellemesi yaptığı sırada da helvasını bitirdi. Artık çıkabilirdi. Tanıdık yüzler aradı gözleri, bulamadı. Bir hışımla çıktığı dersten sonra kendini yemekhane önünde bulmuştu. Kuyruğun en önlerinde olunca da, ara ki tanıdık bulasın. “Neyse,” dedi içinden, zaten kimseyle konuşacak hali yoktu. Dalga geçeceklerdi belki “Ulan profesöre ayar vermek sana mı kaldı,” diye. Her şeye “Eyvallah” diyen bu tuzu kurulardan da yılmıştı. Neyse ki okul bitiyordu. Tekrar etti; “Okul bitiyor.” O büyük hayallerle girdiği üniversitenin, son yılına gelmişti, elde var yine sıfır... Kendisine karşı hep acımasızdı. Yaşı ilerledikçe bu his daha da güçlenmişti. Her kaybedişte kendine saldırmıştı. Yoksulluğunun faturasını da kendisine çıkarıyordu. Bir şeyler yapıp, çarkı tersine döndürebilirdi ama beceriksizdi işte! Yemekhaneden çıkıp paltosunun içine daha çok gömülürken, bunlar geçiyordu aklından. “Ah Halil!” dedi, “Ne vardı oğlum sosyoloji okuyacak. Ezbere biliyorsun her şeyi, tahlil ettin ülkeni, dünyayı, aferin sana, alkış! E şimdi ne olacak, nerde, nasıl iş bulacaksın?” “Hocaya da çıkıştın, bırakacak seni dersten. Bizimkilere ne diyeceğim. ‘Büyük adam’ olarak dönmemi bekliyorlar kasabaya, benim halime bak!” Fakültenin kapısından girdiği anda, kafasında kendiyle ettiği kavganın sesi bir anda kesildi. Karşısında çok kızıp dilini tutamadığı ve “dürüstlük” dersi verdiği hocasıyla burun buruna gelmişti işte! “Halil, odama gel de konuşalım biraz,” dedi, sakin bir sesle Selim Hoca. “Adımı da biliyor,” diye geçirdi Halil içinden. “O koca amfide, onca öğrenci var. Nasıl öğrendi, nasıl aklında tuttu acaba?” diye düşündü. “Tabii hocam,” dedi, adımlarını takip ederken Selim Hoca’nın. Bir rüyadaymışcasına çıktı odadan, yarım saat sonra. Önce kendi hikâyesini anlatmıştı Selim Hoca, hangi yollardan geçip buralara geldiğini... Sonra Halil’i dinlemişti. Kısa bir sessizlikten sonra da o sihirli sözcükler dökülüvermişti ağzından. Bir asistana ihtiyacı vardı, onun asistanı olur muydu? Üniversitede asistan olmak; hem para kazanmak, hem kasabaya dönmeyip İstanbul’da kalmak, hem de bilgiyle haşır neşir olmaktı ki, bu şans artık onun için, hayal edilmekten bile uzaktı son günlerde. Daha birkaç saat önce çok sert bir tartışma içine girdiği hocası, şimdi ona yeni ve inanılmaz bir dünyanın kapılarını açıyordu. Yanında cesur ve dürüst insanlar istediğini söyleyen bu adam, dalga geçmiyor, bütün samimiyetiyle ona iş teklif ediyordu. Cebinde kalan son sigarasını, uzun zaman sonra hissettiği mutluluğunu kutlamak için yaktı. Üniversite bahçesinin yüz yıllık ağaçlarının arasından sızan gün ışığına kendisini bıraktı. Diline en sevdiği türkü geldi oturdu. Artık bir işi vardı...

Gün Işığı