Filiz

Hava sıcak ama aynı zamanda bulutlu. Kalabalığın arasında yürürken birilerine çarpmamak için o kadar dikkat ediyorum ki sonunda yorgun düşüyorum. Kadıköy’ün olağan kalabalığı bu. Benim gibi sabırlı birini bile çatlatır bu kalabalık, elindeki telefona bakarak yürüyen gençlerin arasında kaybolmuş gibiyim. Onlar kafalarını bile kaldırmadan telefon ekranına bakarken, ben onlara bakıyorum. Pes, sonunda içimdeki canavar kıra kıra geç aralarından diyor, birine omuz at, bir diğerine çarp, çarp! Derin bir nefes alıyorum, hava zaten sıkıntılı, bir de deli bir poyraz esiyor. Elimdeki montu giysem mi yoksa fırlatıp bir yerlere atsam mı bilemiyorum. Herkes mi sosyal bu dünyada, herkes mi birileriyle buluşuyor, sinemaya gidiyor, kafelerde oturuyor ya da ne bileyim sahile bira içmeye gidiyor. Kafeler, barlar, pilavcılar, dilim pizzacılar derken börekçiler. Her yer mi dolu! Akmar Pasajı’nı geçtikten sonraki bir kahveciye oturuyorum. Önümden geçen insan seli az önce bitmiş bir mitingden ayrılmışlar gibi. Hararetli ve meşgul… Sade bir kahve istiyorum, yanında da soda. Bir kedi ayaklarıma sürtünüp duruyor. Bıyıklarının altında gülümser gibi duran ağzı, sapsarı gözleriyle bana bakıyor. Eğilip seviyorum biraz. Aklımın ta derinlerinde bir yerlerde annemin sesi... “Elleme kızım pistir o, kalk hemen yıka elini.” Annemin sesini kısmaya çalışıyorum. Susmuyor, susmadığı gibi durmadan konuşuyor. “Eller arkadaşlarıyla geziyor, bak herkesin konuşacağı, buluşacağı biri var. Sen niye yalnızsın kızım, azıcık çaba göstersen arkadaş edinsen…” Kalabalığın içinde annemle beraber oturuyoruz. Sokağın karşısındaki kitapçı dükkânını gösteriyor. “Anladım ben seni, gene kitap almaya geldin, oku oku bok var. Okuduklarını anlatacağın biri olmadıktan sonra ne fayda bu kadar kitap. Gözlüklerinin numarasını büyütmekten başka ne işe yaradı okuman. Üniversite de bitti çoktan, ee tanışıp birini de bulamadın. Evde otur, işe git, eve gel, kitap oku. Konu komşuya bile selam verme, maazallah biri görücü çıkar filan!” Garson çocuk közde pişen kahvemi getiriyor, “Soda da geliyor,” deyip ayrılıyor yanımdan, sanki annemi duyuyor da bir an önce uzaklaşmak istiyor gibi. Çantamdaki kitaba gidiyor elim, annemin ayıplayan bakışları yüzünden vazgeçip, yerine bırakıyorum. Murakami üzülüyor bunu yaptığıma, okunsun diye yazmış kitabını ama ben yerine bırakıyorum. Önce annemden kurtulmam lazım. Kahvemden iri bir yudum alıp, bir de sigara yakıyorum. Ayağımın dibindeki kedi kucağıma çıkıp bir güzel kıvrılıp, yatıyor. Çantamı mı beni mi beğendi anlayamıyorum. Bir yerlerde okumuştum, kediler en çok ihtiyacı olanlara gidermiş, kimselerin anlamadığını bu sokak kedisi mi anladı! Alıp eve mi götürsem acaba, usul usul kulaklarının arasını okşuyorum. Annem yine tepemde, “Bak bir de kucağına çıktı edepsiz, alacaksan cins bir kedi al bari, sokaktan kedi mi getirilir eve, bitiydi piresiydi uğraş dur!” O ara kesin karar veriyorum kediyi alıp eve götürmeye, anneme inat olsun diye. Garson sodayı getirdiğinde, “Sahibi var mı bu kedinin, alıp ben baksam olur mu?” diyorum. Alık alık yüzüme bakıyor oğlan, “Buranın kedisi o abla, millet kedili diye daha çok geliyor mekâna.” İşletme’ymiş kedinin adı. Töbe Yarabbim! Kedinin adına bak. Ben olsam Filiz derdim. Filiz. Sarı üstelik, hem tüyleri hem gözleri. Kucağımdaki kedi hafif hafif horlayarak uyuyor. Kıyıp da kalkamıyorum. Kahvem çoktan bitti. Annemin de sesi çıkmıyor. Telefonumu kurcalıyorum vakit geçsin diye. Kedi uyanırsa soracağım, bana gelir misin diyeceğim, benimle kalır mısın diyeceğim. Telefondan kedilerle ilgili yazıları okuyorum. Ne yer, ne içer, kedi kumu, kuru mama filan. Penceremin önündeki koltukta kucağımda uyurken hayal ediyorum sarı kediyi, Filiz’i yani. Kedi isimlerine bakıyorum, en çok hangi isimler konuyormuş. Saçma saçma isimler. Karamel, Mia, Duman, Pati, Ponçik mi? Ne saçma, hiç birini beğenmedim. Marka gibi isimler, Filiz en güzeli. Kendime bir çay söylüyorum, kediye de bir şey ısmarlamak istiyorum ama garson bana bir tuhaf bakıyor. “Kediye ısmarlanacak bir şey yok bizde hocam,” diyor. Israr edip, “Madem o da sizin koltuklarınıza oturuyor, ona da bir kap bir şey ısmarlamak lazım,” diyorum. Genç garson şüpheli gözlerle bakıp, çayı bırakıp gidiyor. Az ilerde kendi gibi esmer bir garsona, bana bakıp bakıp bir şeyler anlatıyor, sonra hangir hingir gülüyorlar. Annem oturduğu yerden hırsla ayağa kalkıyor. Garsonlara doğru kötü bakışlarla bakıyor bakmasına da onu benden başkasının görmediğini unuttu. “Gidip bir tane çarpasım var şu terbiyesize,” diyor. “He, git çarp, cin çarptı sansın zavallı.” Annemle beraber katıla katıla gülüyoruz. Gülünce kedi sarsıntıya uyanıp, bana pis pis bakıyor. Pis pis! Yeminle! “Ama Filiz,” diyorum, “önce onlar güldü.” Gülümser gibi olup, kucağımda iyice bir geriniyor. Hop diye yere atlayıp, daha nereye demeden masaların arasında gözden kayboluveriyor. Annem anlamlı gözlerle bakıp, “Bir kediye bile sahip çıkamıyorsun,” diyor. Onun kafamda yankılanan sesini duymamak için kulaklarımı kapatıyor, “Sus!” diyorum. “Sus!” Yanımdaki masada oturan kadınlardan biri, “Bize mi dedin kardeş?” diye soruyor. Anlamıyorum önce. Ellerim kulaklarımdaydı... Kadın tekrar soruyor: “Bize mi dedin?” “Yok,” diye cevaplıyorum, “yok, anneme söylemiştim.” Diğeri, kıvırcık saçlı olanı, arkadaşını dürtüp, “Bırak ya, kafası kırık galiba,” diyor. Öylece, yüzüme baka baka... Kadına ne diyeceğimi bilemediğimden, gözlerim doluyor. Çay yerine rakı içmek istiyor canım. Kalkıp kediyi aramaya karar veriyorum. Beni sevmişti, kucağımda mışıl mışıl uyumuştu. Ben annemin kucağında bir kere bile uyumamıştım. Filiz hep benimle uyusun istiyorum şimdi. Bir kedim olunca, ki olmuştu işte, evde bir ses bir nefes de olmuş olacak. Ne güzel olacak... Hesap kaç para diye sormadan, yirmi lirayı çay tabağının altına bırakıyorum aceleyle. Kadınlara bakmadan kalkıyorum. Parayı bırakıp kalktım ama garson çocuk ya görmezse! Ya, “Hoop bayan, hesap!” derse… Kadınlar arkamdan, parası da yokmuş zavallının derlerse... Garsonla göz göze geldiğimde hemen, “Paranı,” diyorum, “bıraktım! Filiz’in gittiği yeri söylersen daha çok bırakırım.” Göğsünde Ahmet yazan garson, “Abla, şu karşıki binaya gitti, onun evi orası,” diyor. Gözlerimi kısıp dik dik bakıyorum oğlana, “Demin hocam demiştin, şimdi niye abla diyorsun? Ablan mablan değilim ben senin! Hem hangi apartmanmış o?” diyorum. İşaret parmağıyla girişinde çerçeveci olan apartmanı gösterip, “Şu apartman işte,” diyor. Dökük, eski bir apartman, benim Filiz’imin orada ne işi var. “Kaçıncı kat?” Garson Ahmet kafasını iki yana sallayıp, cık cıklayarak “Ya abla, git belanı başkasında ara, işim gücüm var benim,” diyor. Sel gibi akan genç kalabalığının arasından diklemesine karşı apartmana yürüyüp, kapıyı ittiriyorum ama açılmıyor. Kapıya asılı beyaz bir kâğıda, “Lütfen kapı önüne oturmayın ve bira içmeyin!” yazmışlar.” İnsan hoş geldiniz filan yazar, “Ne ayıp, komşuluk ölmüş!” diyor annem. Zillere bakıyorum, hiçbirinde Filiz yazmıyor. Hepsine basıyorum. Annemin bundan hiç hoşlanmadığını biliyorum, “Evet, çok ayıp! Tanımadığın insanları rahatsız etme,” diyor hemen. Gülümseyip, “Tanıdığım insanları rahatsız etmekten iyidir,” diyor ve zillere sırayla basmaya devam ediyorum. Zemin kattan bir kadın başını uzatıyor o an, gündüz vakti televizyon seyretmekten camlaşmış gözleriyle bakışıyoruz. “Ne istiyorsun kardeşim, ne basıp duruyorsun durmadan, hasta mı var, yaşlı mı var...” “Var mı?” Kadın anlamıyor, bir daha soruyorum, “Var mı, hasta yani?” Benden daha aşağıda durduğundan, kadının memelerini rahatça görüyor ve hiç beğenmiyorum. Kırış kırış gerdanı. “Kimi aradın sen?” “Filiz’e bakmıştım.” “Yok öyle biri!” deyip içeri giriyor. Yuva apartmanıymış, adını kapının üstündeki cama kıvrımlı harflerle yazmışlar. Yuva apartmanının kapısı sidik kokuyor. İçim fena oluyor ama yılmadım dayanıyorum yeniden zillere. Basıp bekliyorum. Yuva apartmanında kırışık gerdanlı kadından başka kimse yok galiba. Kadın sinirle yine uzatıyor kafasını pencereden. “Manyak mısın kardeşim ne basıp duruyorsun, aradığın kimse burada oturmuyor!” “Sen kapıyı aç, ben yalnızca bakıp çıkacağım. Sana gelmedim zaten ben Filiz’i arıyorum.” Kadın bir türlü anlamıyor beni, kahvenin garsonu yanımıza geliyor. “Abla, Filiz miliz oturmuyor burada, hadi yoluna git sen,” diyor. Zemin kattaki kadın garsona bağırıp duruyor, “Sen mi yolladın bunu buraya, her aklına esen Kadıköy’e gelirse olacağı bu, bütün çatlaklar burada!” “Bana mı kızdınız siz?” diye soruyorum. Kadın bakakalıyor. Susmasından istifade edip, “Siz sadece kapıyı açın,” dememle pencereyi hızla kapatıyor. Umutsuzca etrafıma bakınırken, garson kolumdan tutup yavaşça çekiyor. “Gel kardeşim gel, Filiz burada oturmuyor sen yanlış adrestesin,” diyor. Garsona bakarken onu görüyorum! Karşıdaki kahvede! Filiz birinin kucağında oturuyor. Kafamın içinde annemin sesi, “Filiz senden daha sosyal, arkadaş yapmış kendine, o bile seni seçmedi,” diyor. Daha fazla beklemeden, kafamı kaldırıp duvara vuruyorum. Annem susuyor. Çarşı susuyor. Garson kanayan alnıma bakıp, “Gel sana bir çay ısmarlayalım, bu kez bizden olsun,” diyor.

Filiz