Fallar, Leylaklar ve Mehmetler

“Göz var!” dedi, “Hem de iki kocaman göz! Dikkat et kendine!” Bu son cümleyi öyle bir tonda söylemişti ki, duyan kahve falında değil, tam burnunun dibinde kendisine kötü kötü bakan iki göz olduğunu düşünebilirdi. Belli ki ciddiye alınmak, karşısındakini azıcık huzursuz etmek istiyordu Nihan. “Kalkayım ben,” dedi Müzeyyen, sesi içindeki sıkıntıyı gizleyememiş, bu durumu da kendine dert edinmişti. Biraz hava alıp ferahlamak için çıktığı eve, daha bunalmış bir halde dönecekti. Üstelik dışarı çıkmak için kendisiyle ne kavgalar etmişti bu sabah. Kalabalıklara karış, demişti doktor. Yürüyüş de sohbet de iyi gelir, diye de eklemişti. Nihan’ı tanısa yine böyle der miydi? Bozmuştu moralini işte. Üç vakte kadar seni üzecek bir haber alacaksın, demişti. Falcı değil felaket tellalı! Amaaan, dedi Müzeyyen, Nihan’ın içi kötü ayol. O, güzel şeyler görse de fincanda olumsuz yorumlardı. Hem fal mı düşüneceğiz şimdi? Eve çıkan yokuşu yarılamıştı bunları düşünürken. Duraladı. Hem yorulmuş, hem ayakkabısı arkadan vurmuştu. Canı bir kez daha sıkıldı. Burnuna yeni pişmiş süt kokusu geldi. İçine çekti. Çocukluğundan tanıdığı kokuydu bu. Birileri yoğurt yapacak galiba diye geçirdi içinden. Sait Amcaların evinden geliyor koku, dedi kendi kendine. Göresi geldi Sait Amca’yı. Ama şimdi ortada bir neden olmadan çat kapı da gidemezdi ki. Dayanamadı yine de, azıcık yaklaştı Sait Amcaların gecekondusuna. Bahçe duvarından uzatıverdi başını. Ah ne güzel leylaklar bunlar! Süt kokusunu bastırdı çiçek kokuları. “Sait Amca, canım benim…” Bahçesine çiçek de diker, akşamına bağlamasını alıp masasına da kurulur. E iki tek de atar tabii, şöyle yanına da şalgamı, peyniri. Kendi çalmazsa radyosu susmaz. Böyle derin bir adamın Nihan gibi bir kızı olsun, şaşılacak iş! Mutlu babaların mutlu kızları olmalıydı ama değil mi? Nihan, herkese, her şeye her an öfkelenmeye hazır, yaşayan her güzel şeye düşman gibiydi. Ama şuradaki leylakları koklasa, babası demlenirken türküsüne eşlik etse, uçup gidecekti bu yersiz öfke. Annesi de çok güzel yemek yapardı Nihan’ın. Deli bu kız, daha ne istersin! Bahçeyi çevreleyen duvara yanaşıp kafasını eğmiş, Sait Amca’nın diktiği leylakları seyre dalmıştı. Kendine gelip yürümeye devam edecekti ki, “Aman!” diye bağırdı. Tam arkasında duran Mehmet'i fark etmemişti. Mehmet, “Kusura bakma, korkuttum,” deyip elini uzattı. “Nasılsın?” “İyiyim,” dedi Müzeyyen, “Dalmışım.” Mehmet, Müzeyyen’in elini bırakmadan uzun uzun baktı gözlerine. Müzeyyen irkildi bu bakıştan. Ne diye böyle bakıyordu ki şimdi bu çocuk? “Seninle konuşmak istiyorum,” dedi Mehmet. “Uzun zamandır hem de.” Müzeyyen’in kalbi yerinden çıkacak gibi olmuş, ne diyeceğini bilememişti. Kısa bir sesslik oldu aralarında. Müzeyyen bu kısacık anda yıllar önce, polis arabasına bindirilip götürülürken, kendisinden bile sakladığı bir aşkla arkasından baktığı bir Mehmet hatırladı. “Olur,” dedi sesindeki heyecanı gizlemeye çalışarak, “olur da, neyle ilgili?” diye sordu. Sesi kendisine de yabancıydı şimdi. “Bizimle,” dedi Mehmet hiç düşünmeden, “Görmezden gelmeyelim artık.” Ne diyordu bu çocuk? Neyi görmezden gelmişti ki? Ah! Bu Nihan biliyordu da o yüzden mi falda öyle şeyler söylemişti? Nihan, Mehmet'e karşı olan hislerini bir kez ağzından kaçırmış, sonra da bu konuyu sonsuza kadar kapatmıştı. Kimse de cesaret edememişti tekrar sormaya. Mehmet cezaevinden çıkalı bir yıla yakın olmuştu. Mahallede kendi halinde yaşayıp gidiyor, annesinin deyimiyle; artık anarşitlere bulaşmıyordu. Uzun boyu, zayıfladıkça daha da uzamış görünüyordu. Mehmet’in dağıttığı dergilerden bir kez almış ama pek de bir şey anlamadan okumuştu Müzeyyen. Başka da selamlaşmak dışında bir paylaşımları olmamıştı bu zamana kadar. Nerden çıktı şimdi bu konuşma hevesi ki! Peki ya kendi içinde bir anda kanat çırpmaya başlayan kelebeğe ne demeli? Farkında olmadan hep bu anı mı beklemişti? “Tamam,” deyiverdi. “Konuşuruz.” Kendi de ağzından çıkana şaştı. İki yalnız birleşince daha mı yalnız olur acaba? Ah şu iç sesi, hiç mi durmayacak?Mehmet; “O zaman,” dedi, “saat 2’de, sahildeki İskele Kafe’de buluşalım.” Nasıl bir gündü böyle? Kocaman bir iç bunaltısıyla kendini evden dışarı atmış, Nihan yüzünden bu bunalma hali dağları aşmış, şimdi mahallenin Anarşit Memed'iyle uçup gitmişti. Mehmet… Birkaç kez geçirdi içinden bu ismi. Karşısında duran ve ona hiç çekinmeden uzun uzun bakan adama aynı şekilde cevap verirken buldu kendini. Sessizliği Mehmet bozdu; “Görüşürüz o zaman.” Sait Amcaların evinin solundaki komşu gecekonduya doğru yürüdü. Arkasını dönüp Müzeyyen’e son bir bakış attı. Müzeyyen farkında olmadan Mehmet'in kapı önünde yere düşen yaprakları ayağıyla kenara itişini, ayakkabılarını çıkarışını, kahverengi demir kapıyı usulca kapatışını izledi. Her eylemi sakin sakin yapan bu adamla kendini aynı evde hayal etti birden. Of be Müzeyyen, dur artık! Lisedeyken okuduğu kendisini en çok sarsan kitabı hatırladı birden, Mehmet vermişti; Gorki, Ana... Ah be dedi, nasıl unutmuşum. “Oku sonra üzerinde konuşalım,” diyerek kitabı uzatmış ama sonra ortadan kaybolmuştu Mehmet. O zamanlar üniversitedeydi. “Çok akıllı çocuk ama kendine yazık ediyor,” demişti birgün annesi yine. Mahalleli Mehmet’e yazıklanırken, Mehmet, yoksul bırakılmış, hor görülmüş, ezilmiş halkına üzülüyordu. İki taraf da kendi haklılığından fena halde emin, yazıklamalarla geçiyordu zaman… Daha 2 saat vardı buluşmaya. Ne zamandır giyinip kuşanıp bir yerlere gitmemişti. Hızlı adımlarla yokuşu çıkıp tepedeki evlerine vardığında soluk soluğaydı, aldırmadı. İçeri girip kendini banyoya attı hemen. Annesi evde yoktu neyse ki, gereksiz sorulardan şimdilik kurtulmuştu. Ellerini yüzünü yıkayıp odasına geçti hemen. Çekmeceyi açtı, aylardır kullanılmaya kullanılmaya kurumuş rimelini, toz toz olmuş allığını çıkardı kutusundan. Duvarda asılı kenarı kırık kare aynanın karşısına geçti. “Azıcık allık yanaklara, bir de kalem çekersem gözlerime tamamdır, öyle çok da süslenmeyeyim, yanlış anlamasın Mehmet,” dedi kendi kendine. “Yanlış anlaşılmamak” üzerine kurmuştu hayatını hep. Aman ha, kimse yanlış anlamasın! “Neyse, girme şimdi bu konulara,” dedi aynaya bakarken. Uzun kirpiklerini daha da uzun gösteren rimelini de sürüp, şöyle bir baktı kendisine; tamamdı işte, yeterdi bu kadar. Gardrobun kapağını açtı, en sevdiği elbisesini yığın haline gelmiş kıyafetlerin arasından çekti çıkardı, hah işte, yeşil elbisesi. Hızlıca üzerini değiştirip elbisesini giydi, Ütülemek lazımdı ama aldırmadı. Mehmet de aldırmaz bence böyle şeylere, onun için daha önemli şeyler vardı, neyse ki! Heyecandan karnının acıktığını fark etmemişti. Midesinden gelen guruldamayı duydu. Mutfağa koştu. Küçük bir sandviç hazırladı kendine. Peynirli domatesli. Yiyiverdi onu da. Üzerine de bir bardak su. Artık hazır sayılırdı. Son bir kez daha aynaya bakmak için tekrar odasına girdi. Küçük sarı çiçekli yeşil elbisesi, omuzlarına dökülmüş kahverengi saçları, yorgun mavi gözlerine baktı, az da olsa memnundu aynada görünenden. Yatağın yanındaki küçük kitaplığına gözü takıldı. Gorki'nin Ana romanını bulup çıkardı, uzun parmaklarıyla okşadı iyice yıpranmış kitabı. Dış kapı kilidinin içinde dönen anahtar sesiyle irkildi birden. Yakalanmıştı işte. Ne diyecekti şimdi annesine. Giyinmiş kuşanmış, üstelik hiç de adeti olmadığı halde makyaj da yapmıştı. Yalan bulmalıyım hemen diye kıvranırken, koridordan gelen sesle yığılıverdi yatağın üzerine, kapağında yaşlıca bir kadın resmi olan kitap kayıp düştü elinden. “Ah yazık oluyor bu çocuğa, anası nasıl da zor büyüttüydü! Yine götürdü polisler Mehmet'i Müzeyyen. Dalyan gibi çocuk, zor sığdı polis arabasına. Dinlemiyor kimseyi, anarşitlik ediyor hep. Kız Müzeyyen nerelerdesin, yoruldum çok, bir çay koy da içelim...”

Fallar, Leylaklar ve Mehmetler