Evvel Zaman

“Yine trafik!” dedi içinden. Eli radyoya uzandı, bir süre farklı istasyonlarda gezindikten sonra şehrin tek Türkçe yayın yapan kanalında durdu. Çalan türkü kolundan tuttu, Karadeniz’de bir köy evinin “hayat” denilen odasına, babaannesinin dizinin dibine bıraktı onu; Sürüler içinde sürmeli koyun’u çağırıyordu türkü ama işte bulup getirdiği, uzun yıllar önce, yaz kış demeden, her gün ekmek niyetine yapılan çöreklerin kokusuydu. Babaannesinin rutin işlerindendi ekmek yapmak. Bakkalın olmadığı köyde, her sabah erkenden kalkılır, iki üç tane bu çöreklerden yapılırdı. Ah o Ağustos sıcaklarında yanan kuzine sobalar… Nasıl da zordu kim bilir, güneşin kavurucu sıcağı yetmezmiş gibi alev alev yanan sobada ekmek pişirmek. Babaannesi bir şeye kızmış, hatırlıyor. Söylene söylene, yüzü nar gibi kızarmış ilk çöreği sobadan çekip çıkarıyor. O sırada kendisinin sorduğu bir soruyla babaannesinin değişen yüzünü hatırlıyor. Gözlerine gelip oturan sevgiyi görüyor; “Harmana” diyor, “gidebilir miyim?” “İşimiz bitsin birlikte gideriz kızım,” dediğini hatırlıyor babaannesinin. Sonra kasabaya inen minibüsün bugün gelmemesine hiddetlendiğini hatırlıyor. Pazar ekmeği alınacak, küçük tüp bitmiş o doldurulacak. Bu sıcakta bu sobadan yılmış. Gördüğü en çalışkan kadınlardan babaannesi. Bazen en kızgını da. Ama sıra torunlarına gelince başka sanki. Bu kadar iş güç, dert tasa olmasa, toplayacak hepsini koynuna, haydi kıra bayıra. Ama işte bunlar hep lüks o zamanlar. Keyif sanki hiç bilmedikleri, tanımadıkları bir kelime. Uzaktan patozun sesi duyuluyor. Heyecanla hayatın dışına koşuyor çocuk. Uzaklarda bir nokta halindeki patozu görüyor. Üzerinde bulut bulut saman tozları... Gerisin geri babaannesinin yanına geliyor. Onlar döven haylayacaklar birazdan, köydeki en zevkli iş. Ama işte bitmiyor babaannenin işi. Köy evinden kilometrelerce uzak sokaklarda ilerlerken hatırlıyor; o çocuk aklıyla, yapılacak çok iş olmasına nasıl kızdığını. Köy sınırları dışına çıkmadan ömürlerini geçiren, yorulmak nedir bilmeyen, bu dünyanın en bilge kadınlarının payına düşene kızmayacak da ne yapacak! Sıcak arabanın içinde oturup sıkışan trafiğe “dertlenecek” kadar, şehirli olamadılar onlar hiçbir zaman. Tam ikinci çörek pişmiş, işler de bitmişken hava kararıyor, kara bulutlar gelip duruyor tepelerinde. Yağmur çiseliyor. Babaannesi, “Bu havada olmaz kızım döven,” diyor, “sonra gideriz.” Yorgun elleri kızın saçlarında geziyor. İçeri geçip çay yapmak için suyla dolduruyorlar demliği. Sobanın üzerine konan demlikten kendi yansımasına bakıyor çocuk.
Evin küçük, tahta çerçeveli penceresinden, rüzgârda coşan ağaçları izliyorlar sonra. O sırada gürültüyle bir koyun sürüsü geçiyor yakınlardan. Babaannesi tatlı bir hüzünle bir türküye başlıyor; Sürüler içinde sürmeli koyun... Daha da sokulduğunu hatırlıyor babaannesine. Elinde kuzineden yeni çıkmış sıcacık çörek. Pencerenin önünde Karabaş beliriyor sonra. Yayladan kaçıp gelmiş, koca gözlü, kahverengi tatlı Karabaş. Adıyla alakası olmayan, güzel gözlü köpecik. “Aç bu, baksana nasıl bakıyor,” diyor babaannesi. Yorgun kadını ikna ediyor, yağmura aldırış etmeden birlikte kapı önüne çıkıyorlar. Önceki günden kalan yemekleri Karabaş’ın önüne koyuyorlar ama Karabaş aldırış etmiyor. Yığılıveriyor kapı önüne… Ölüme ilk kez o zaman tanıklık ediyor. Yaşlı köpek, yağmurlu bir Karadeniz akşamüstü dünyadan göçüp gidiyor. Yıllar sonra bir türküyle çağrılana kadar usulca kapatıyor gözlerini. Babaanne torununun ellerinden tutup onu kendine çekiyor. “Uykusu gelmiş,” diyor, “çok yorulmuş.” İnanıyor buna çocuk. Sonraki günler bir daha Karabaş’ı göremeyip sorunca, köyün yazlık misafirlerinden gaddar bir oğlandan duyuyor gerçeği; “Öldü o be, haberin yok mu?” Eve doğru koştuğunu, yolda tavuklara yem veren babaannesini gördüğünü ve ona sımsıkı sarıldığını hatırlıyor. Babaanne hiç soru sormadan karşılık veriyor bu sarılmalara.
Gözündeki yaşları siliyor, elindeki yemlerden birazını küçük avucuna bırakıyor; “Hadi,” diyor, “sen de ver.” Çocuk elinde yemler unutuyor Karabaş’ı, aldığı yeni sorumluluğun heyecanıyla. Radyodaki türkü bitiyor. Arkadaki aracın keskin kornası duyuluyor. Kadın önünde uzayıp giden araç yığınına kayıtsızca bakıp baştan başlıyor; Sürüler içinde sürmeli koyun...

Evvel Zaman