Demir Kapı Mahallesi

Mahallecilik çok güzel işleniyor ekranlarda. Fonda eğlenceli bir müzik eşliğinde tonton amcalar, pencereden pencereye konuşan teyzeler, top oynayan çocukların pas attığı uzun boylu delikanlılar, uzun elbiselerini rüzgârın dalgalandırdığı gencecik güzeller… Her gördüğümde özeniyorum. Ben böyle bir mahallede büyüyemedim maalesef. Bizim mahalle, fonda “Don’t Look Too Far” çalardı. Tonton amcalar, uzun elbiseleriyle sokaktan geçen bir güzel yakaladıklarında uzun uzun bakıp iç çekerlerdi; ayağına top gelen delikanlılar da kunduralarının sivri ucuyla topu mahallenin öte tarafına dikerdi. Teyzeler de pencerede pek durmazdı kocaları kızdığı için. Evlerin perdeleri hep örtülü olurdu. Her evin bahçesine açılan demir kapılar, biri hariç, gündüz vakti sadece kadınlara ve çocuklara; gece vakti ise o evin erkeklerine açılırdı. O mahalledeki en iyi arkadaşım Mücahit’ti. Esmer, eli yüzü pis bir çocuktu. Mücahit, babasız büyüyen çocuklardandı. Babasız büyümek öyle yoksul mahallelerde çok zor olur zaten. Babasızlık, kendini çok çabuk belli eden, lanet bir şey. Öyle yüzünden falan da okunmuyor kimsenin; akşamları sokakta dolaşmasından belli oluyor hemen. Diğer çocuklar, babaları gelmeden eve koşarken Mücahit kaldırımda oturuyordu hava kararana kadar. “Sen niye gitmiyorsun eve?” derlerdi. “Bilmem,” diyordu Mücahit. “Annem yatsıda çağırır beni hep.” Sebebi vardı tabii bunun da. Mücahit’in babası yoktu ama annesinin yanına geleni gideni çoktu. Başka sokaklardan, başka mahallelerden kocaman kocaman adamlar ara sıra sokağımıza gelir, Mücahitlerin kapısını çalardı. İçeride on beş dakika kadar kaldıktan sonra da genelde bir sigara yakarak çıkıp giderlerdi. Mücahit’e sorardı bunu çocuklar. “Annemin kuzenleri geliyor,” derdi yere bakarak. Orhan vardı. İri yarı, kaba saba, konuştukça ağzından tükürük saçan bir çocuktu. “Erkek alıyor anası eve,” demişti Mücahit için bir keresinde. Mücahit bunu duyunca delirmiş, boğazına sarılmıştı Orhan’ın. Küçücük, çelimsiz parmakları pençe gibi kenetlenmişti çocuğun boynuna. “Yalan mı? Herkes biliyor oğlum işte,” demişti Orhan tüküre tüküre. “O kadar kuzeni olur mu bir insanın?” O günden sonra pek çıkmadı Mücahit sokağa. Sadece adamlar geldikçe evin kapısının önünde oturuyordu, ev boşalınca da kalkıp içeri giriyordu. Bize çağırdım Mücahit’i, “Gel de oyun oynayalım,” dedim. Kabul etti. O gün akşama kadar atari oynadık. İlk başta çok zorlandı ama eli alıştı zamanla. Annemin yaptığı yemeklerden yedik. Sonra gitti Mücahit evine. Ertesi gün gördüğümde sağ yanağı kıpkırmızıydı. “Ne oldu?” diye sordum. Eve gelen adamlardan biri dövmüş Mücahit’i. “Sizden çıkınca eve gittim hemen. Erken gitmişim,” dedi. Detay vermedi fazla. Ben çok zaman sonra anladım bu erken gitme olayını. Çocuk haliyle içten içe bildiği ama bir türlü anlamadığı şeyler görmüştü muhtemelen. “Bize gidelim, gel,” dedim. Önce istemedi ama ben ısrar edince kabul etti. Mücahit, hepimizden önce büyüdü. Zamanla bize gelip gitmemeye de başladı. Sabahları erkenden evden çıkıyor, gece karanlığında geri giriyordu mahalleye. Kendi kendini silivermişti hayatımızdan. Bir süre sonra, evlerinin kapısı açılıp kapanmaya devam etse de biz onun varlığını hatırlamaz olmuştuk. Orhan “Anasına müşteri buluyor,” demişti bu durum için. Bu seferki gitmedi Mücahit’in kulağına. Gitseydi eğer öldürürdü Orhan’ı. Sonra taşındık o mahalleden biz. Mücahit’le de irtibatımız komple kesildi. Başka insanlar, başka semtler tanıdım. Yeni komşular edindik, yeni arkadaşlıklar kurdum. Apartmandı oturduğumuz yer. Nispeten daha lüks sayılıyordu tek katlı evlerden oluşan mahallelere göre. Kapı komşuluğu vardı burada. Her apartman ayrı bir mahalle sayılırdı bu yüzden. Komşumuz Bahar Teyze ile çok iyiydi aramız. Sürekli birbirimize gidip gelirdik. O da bizim eski mahallede oturmuş bir süre. Ortak tanıdıklarımız çok fazlaydı. Annemle aralarından su sızmaz olmuştu bu yüzden. Her öğle vakti ya o bize gelirdi ya da annem onlara giderdi. Bu ziyaretlerin birinden sonra annem yanına çağırdı beni. “Efendim anne?” dedim. “Füsun’un oğlu ölmüş,” dedi. “Mücahit.” Mahallenin ortasında iki el sıkmışlar Mücahit’e gecenin bir yarısı. Silah seslerine uyanmış herkes ama kimse dışarı çıkamamış korkusundan. Ne polise ne de hastaneye haber vermişler. Yarım saat boyunca kaldırımda kan kaybederek ölmeyi beklemiş Mücahit. Her kafadan bir ses çıkmış tabii ertesi sabah. “Hap satıyordu bu, iyi oldu,” demiş birisi. “Anası sahip çıkmazsa böyle olur,” demiş öteki. “Başlarında bir baba olmayınca ne olacaktı ki başka?” demiş bir başkası. Evlerinin kapısı bir süre taziyeye gelen üç beş kişiye açılmış sadece. Sonra, Mücahit de ortada olmayınca, barındırmamışlar Füsun Abla’yı mahallede. Taşınmak zorunda kalmış. Demir kapısını kapatıp gitmiş bir gece vakti kimseye haber vermeden. Annem sarıldı bana sımsıkı. İki yanağımı öptü. “Allah korumuş oğlum seni,” dedi. “Ya gelip gittiğinde cebine falan uyuşturucu koysaydı?” “Koymazdı anne,” dedim. “Biz öyle oyun oynuyorduk sadece.” “Olsun, olsun,” dedi annem. “Hiç belli olmaz. Bedava verir önce, alıştırır, sonra da parayla satmaya başlar.” Odama gittim. Atariyi prize taktım. Mücahit’le sürekli oynadığımız oyunu açtım. O zamanların popüler dövüş oyunlarındandı. Akşam yemeğine kadar oynadım. Mücahit’in en sevdiği karakteri aldım karşıma da her defasında. Defalarca yenildim.

Demir Kapı Mahallesi