Düş

Düşe düşe kurulan düşlerin yansımalarıyız biz… İnsanın Tanrı rolüne büründüğü mevsimlerin çocukları… Gide gele bulmaya çalıştık hanın iki kapısını, birini bulduk da diğeri… Diğeri bir muamma, burada mı? Orada mı? Şurada mı? Vazgeçemedim paranteze almaktan gözlerini, yeniden yeniden buldum kendimi yollarında. Baharı fısıldayan kuşlar gibi esti geçti nisan yağmurları… Mış gibi başlayan bir masalın içinde kalmış kahvenin hatırı. İki satır arasında, iki günün ardında, iki vakte kadar. Başkasının bahçesi sendromuna yakalanmış bedenler de cabası. Ben sensizliğe alıştım da! Sana alışamıyorum bir türlü. Benjamin’in hikâyesi gibi sondan başlayan bir türkü… Karadan denize doğru bir kavuşma belki de bizimkisi… Yolun sonuna geçmiş gözlüyorum gelmeni… Bir sessizlik içimde, öyle ki dişlerimi bile sıkmıyorum… Tarifi zor bir şey, nedeni belli değil… Kendime döndürdüm ateşimi sana zarar vermemek için, ama ben yanıyorum… Dalgaların sesi, yosunun kokusu sonsuzluğu anlatırken, nasıl da cilveleşiyor şimdiki zamanla geçmiş zaman aralarında. AN’da kaldım, zamAN’a kandım. Yasak elmanın yarısını ben yedim, kalan yarısını üçe böldüm. Birinci parçayı toprağa gömdüm. İkincisini denize attım. Sonuncuyu havaya fırlattım. Bilmem kimin başına düştü. Yerçekimi kanunu istifa eder, uzay boşluğuna yolculuğa çıkar belki. Düş değil mi ki bu… Benim düşüm… Nereye istersem düşerim…

Düş