Birkaç Kas Yırtığı

Floresan ışığının kör edici hırıltılı keskinliği kirpiklerimin arasından gözlerimde çaktı, söndü. Vınlayan patlama sesi kulağımda uyandım. Sırtımdaki sızı nefesini yarıda kesti, öksürdüm. “Geçmiş olsun,” dedi başımın üstünden koluna uzanan kordonla uğraşan beyazlar içindeki kadın. Tentürdiyot, ilaç kokusu genzimi yaktı, yutkundum. Ölmemiştim. “Öldürmek isteseydi, ıskalamazdı,” diye geçirdim aklımdan. Yüzümü ıslatan yaşı silemedim. “İyisiniz, rahat olun, kurşun çıkarıldı sol omzunuzdan. Birkaç kas yırtığı, o kadar,” dedi, şefkatle gözümden akanı silen hemşire. “Birkaç kas yırtığı değil bir ömür o,” diyemedim, yumdu gözlerini olanları düşledim. Bostandan sabah çiyi düşmüş salatalık, domates koparırdık. Necmi korkardı. O hep korkaktı. Bahçıvan arkamızdan bas bas bağırıp sopasıyla koşar yetişemezdi. Ciğerinde birikmiş sigara dumanı yarı yolda bizden vazgeçmesine neden olurdu. Kös kös öksürüğünün arasında böğürürdü; “Görmeyim sizi buralarda bir daha deyyuslar,” çocuk kahkahalarımızın arasında umursamaz, nefes nefese koşar cebimizde nevalemiz varırdık yosun kokusuna. Necmi’nin annesinden saklardık ya da o saklardı anasından, Sarayburnu’nda akıntıya karşı kulaçlarımızı yarıştırdığımızı. Saklanırdı Necmi. Necmi saklandı hep. Her defasında galibiyeti kaptırdı, kıl payı. Kıl payı zafer benim olurdu. Kıl payı mağlup oldu Necmi. Gözümüzü açar açmaz salçalı ekmeklerimizi yuvarlayıp hırsızlığımızı yineler, soluksuz alırdık denizin yolunu, bütün bir yaz. Kışları, okulla ev arasında mekik dokurduk. Langa, Samatya, Kocamustafapaşa, Yedikule’nin havasıyla, suyuyla yoğrulduk. Büyüdük. Sokak bıraktığım gibiydi. Birbirine bakan yüzleri eskimişti evlerin. Necmilerin evinin bitişiği anamın, çocukluğumun evi; çocukluğum, gençliğim, öğretmenliğim, damatlığımın tanığı. Necmi şimdi de bitişik komşusu, sarı boyası dökülmüş ana ocağımın. Bu sokakta doğdu, büyüdü, dolandı, geri geldi. Bir ayağı hep buradaydı. Dolambaçlı yollara düştüm ben, ayrı kaldım. Ayağım varmadı, varamadı dönmeye. Gelip geçtiğim kaçamak vakitlerde el öptüğüm oldu, gelemediklerim daha çok. Ah, Saniye’m! Benimle yola düşen canımın yongası, çocuklarımın anası. Leman, Necmi’nin yolunu gözlediği, kalbinin yangını. Korkup açılamadığı. Saniye’min sırdaşı. “Eşref, Saniye’yi isteyelim sana. Kız Meslek’ten mezun olacak bu yıl. Tam ev kadını yani. Elin ekmek tutuyor. Vaktidir,” dediğinde anam bir izin zamanı, içim tutuştu. Elim ekmek tutuyordu. Öğretmendim. Gönlüm tutuktu Leman’a, tıpkı Necmi gibi. Saniye’yi istedik. “Gönlüm sendeydi. İstemeye geleceğinizi söylediğinde babam, uyuyamadım sevinçten,” dedi nişan taktığımız akşam kulağıma. Gözüm, Necmi’nin gözlerinin kenetlenip kaldığı tarafta Leman’ın gözleriyle karşılaştı. Kaçırdım gözlerimi. Necmi’yle Leman’ın yuvasını yapmak bize düştü. Bizden bir yıl sonra dünya evine girdiler, şahitliğimizde. Polis memuru olup üniformasının hakkını veriyordu; evli, olabildiğince korkusuz. Necmi mutluydu. Öğlen namazını müteakip dertop edilip musallaya konmuş annemi, ebedi istirahatgâhına yerleştirdik mahalleliyle. Helva kavruldu. Sokağa tereyağında erimiş şeker kokusu yayıldı, cenazenin ardında bıraktığı hüznü dağıttı. Gelen giden oldu. “Başın sağ olsun,” deyip ayrıldılar, kaş göz arasında hayırsızlığımı yüzüme vurmayı ihmal etmeden; “Çok yalnız kaldı Vasfiye teyze çooook.” Gözüm Necmi’yi aradı. Yoktu ortalarda. Vasfiye anasını uğurlamaya gelmemişti. Haberim olmuştu, yetişmemin imkânı olmayan dar zamanımda anasının göçtüğünden; elim kolum bağlıydı, yollar yasaktı uçup gelememiştim yamacına. Kapıyı, camı araladım. Havaya ihtiyacım vardı. Nefessiz kaldım. Arka bostanlar sökülüp apartman dikilmişti yerine. Ev, yüksek binaların gölgesindeydi. Ne zaman diktiler bunları bu kumula? Tren; camı, çerçeveyi zangırdatarak geçti, tıpkı çocukluğumdaki gibi. Kanarya sesi şakıdı yavaş yavaş alçalan tonda kapının üstünden, içim gümbürdedi aniden, Necmi’dir diye. Açtım kapıyı. Kemal eksilmiş bedeniyle karşımdaydı; “Yetişemedim cenazeye, kusura bakma,” diyerek teklifsiz doladı kollarını, eskiden kalma gücümüzden ne kadarını saklayabildiysek öyle sarıldık birbirimize. “Dostlar sağ olsun. Geç içeri. Bir kahve koyayım. İki lafın belini kıralım,” dedim. “Sen çok kalmaz, gidersin, buralardan. Akşama sakla hevesini. Kuleli’de yer ayırdım, Vasfiye ananın ruhuna. Gel vakitlice,” dedi, ayrıldı. Boş odaları dolandım. Boş boş. Kimse yoktu. Yollarımıza, tayin olduğumuz küçük kasabalarda koyulduk; ben soldan, o sağdan, ayrı ayrı. Evliliğimizin üçüncü yılında Saniye’yi sigara üstüne sigara yakıp doğumhane kapısında beklerken yanımda Necmi vardı yine de. Barış’ı kucağıma verdiklerinde beraber sevindik. Leman, Saniye’ye refakat etti. Biz rakı içmeye gittik. Rakı şişesinin dibini de ilk birlikte gördük, sokağı kusmuğa buladığımız yeni yetmelik akşamlarımızdan birinde. Anam, sigara fabrikasında balya ayırıp tütün biçerek bir başına üstüme titreyen, beni insan eden, yalnız ölen kadın; sarhoş gecelerimizin sabahında tavuk suyu kokusuyla uyandırırdı ikimizi, serildiğimiz yataklardan. Necmi’nin sığınağıydı fakirhanemiz, evlerindeki hır gürden kaçıp saklandığı. Babasız büyüdüğüme şükrederdim, anasının mutsuz çığlıklarına tanık olduğumda. Necmiye ana, kendine dünyayı dar edenden çıkaramadığı öfkesini Necmi’den çıkarır nefesini ensesinde hissettirirdi. İkimiz de bir evin, birer oğluyduk. Ben yufka yürekte sarmalanarak büyüdüm, o ise korkuyla. Yediğim helvadan mı bilmem içim yandı. Sessiz evde homurtusu yankılanan dolabın kapağını açtım. Soğuk suyu bardağa koydum. Bardak terledi. Diş etlerimi sızlatsa da kafama diktim. İçimin yangını dinmedi. Anam ölmüştü benim. Yıllardır uğrayamadığım, uğramadığım evde yapayalnız ağladım kocamış halde, sessizce. Soyunup dökündüm. Soğuk suyun altına attım kendimi. Ellerim beyaz karolara dayalı ne kadar durdum çırçıplak bilmiyorum. Ağlamak mı iyi geldi, soğuk su mu? İyiydim, ne kadar iyi olunursa. Sabun kokan çarşaflara ıslağımla uzandım. Gözüm tavanda, dinlendirdim bedenimi. Mahpushane ranzasında seyrettiğim gibi tavan çataklarını sanki ben orada değilmişim hissiyle. Barış üç yaşındaydı, kıza hamile olduğunu müjdelediğinde Saniye ilk görüşte, çelik teller ardında karşılıklı ağlarken. Teselliye girişti; “Gözün arkada kalmasın, bakarım ben bize,” dirayetli kadındı Saniye biliyordum, bakacaktı bize, hayat onu ne kadar yorsa da gözünü akıtacaktı, akıttı. İlk kez kucağıma aldığımda iki yaşındaydı Deniz. Barış “Bu benim kardeşim,” diyerek paylaşamamıştı onu, yabancı bir adamla. Kokuları hala burnumda. Hünerle hazır edilip elime tutuşturulan, fotoğraflarımızın altında yabancı isimler yazılı pasaportlarla Stockholm’e kendimizi attık; iki yetişkin, iki bebe. Dilini bilmediğimiz memlekette soluk almakta zorlansa da karım gık demedi. “Bu günler geçecek,” deyip sarıldı bana. Çocuklar şaşkın debelendi. Tutturduğum dikişleri sökülen ülkemden gönülsüz ayrıldım, onları da sürüdüm peşim sıra. Her şeyi, herkesi, her soluk alışımızda taşıdık yanı başımızda oradan oraya sürülürken. Sürgündük. “İyi olun evladım. Kara haberiniz gelmesin. Gurbetlik geçer,” yazılı mektuplar aldık gözü yaşlı analarımızdan. Komşunun küçük oğluna yazdırdıkları, ana-babasından gelen mektuplar bıçak gibi kesildi Saniye’nin. Kimsenin eli varmadı öldüklerini yazmaya, biz bilmek istemedik, sormadık. El ele bir kamyon altında kaldıklarını çok sonra öğrendik Necmi’den gelen mektupla. Sıla yangını yüreğimizi kavurdu. Necmi’yle Leman çocuk özlemini Barış’la doyuruyordu bir araya geldikçe. Saniye oğlanla köye gitmişti o yaz fındık hasadına, ben anamın yanına gelmiştim. Necmi anarşist kovalamaktaydı, soluksuz çalışıyordu, gün gece. Cesur polis vatanını kurtarma telaşına düşmüştü, korkusuzca. Bir gece ayaklarım onlara götürdü beni. Necmi yoktu. Leman, “Çayım taze,” dedi, buyur etti. Tereddütle girdim içeri. Arsız yüreğimin çırpıntısı kulaklarımı boğuyordu. Çay içtik karşılıklı. Saniye’den, Necmi’den, Barış’tan, geçmişten, gelecekten söz ettik, göz göze gelmekten kaçınarak karşılıklı. “Ben seni çok sevdim be Eşref,” deyiverdi iki yudum arasında. “Saniye senin için deli oluyordu, sustum,” dedi. Sustu. Gözlerimiz, ellerimiz alev alev sarıldık birbirimize. Sabaha kadar; yorgun, dingin, suçlu uyuduk, uyandık sarmaş dolaş, ter içinde. Seviştik günün ilk ışıklarına kadar, ağlayarak. Ne büyük bir mutluluktu günahkarlığımız. Son kez sarılıp ruhumun bir parçasını ona bıraktım, kendime düşen günahımla kaçtım evden. Annem “Neredeydin gece?” dedi kıbleye dönük seccadede tespihini çekerken. Korktum yakayı ele vermekten, can yakacak suçumuzun açığa çıkmasından. İlk ve son yalanımı söyledim ona; “Arkadaşlar bırakmadılar,” anladı, üstelemedi. Necmi kız babası olduğunu muştuladığının ertesi günü gece baskınıyla evden alındım. Çocuklarımız genç birer insan olduklarında tanıdı birbirini. Barış’ın Elif’e bakışları korkuttu Leman’la ikimizi. Deniz, sırdaş kılıverdi kendine akranı Elif’i, kısacık zamanda. Necmi kalın, eveririz vakti geldiğinde sevdalı iki yüreği dediğinde “Olacak iş değil,” diyerek kestirip attım. Saniye’nin “Konalım, gitmeyelim buradan,” demesine aldırış etmeden koparmak gayretiyle gözümün önünde filizlenen sevdayı, sırtlandım yükü, koyulduk tekrar; mayası içimizde tutmayan yaban ele. “Okullar bitince döner geliriz,” dedim çocuklara, ikna olmaktan başka çareleri yoktu, düştüler peşime, sualsiz. Başka başka yollar çizdiler kendilerine, kanatlanıp uçtular çoktan, memleket hasreti nedir bilmeden büyüdüler, köksüz. Barış unuttu ilk aşkını, “Elif unutamadı,” diye yazdı iş yerime gönderdiği mektuplarından birinde Leman. Uzun aralıklarla gelebildik anama, onlar yoktu. Necmi’den haber ediyordu mektuplarında Leman. Necmi tek kelime göndermedi bir daha. Telefonlarla dertleşmeye başladıklarında Leman’la Saniye, uzaktan selam gönderdi, ahizeyi eline almadan. Suçlusu olmadığı hayatın dayatmasının açtığı kapanmaz yaralar direncini kırdı Saniye’nin. Hastalandı. Benim ona çektirdiğim çileyi çektirmedi bana yılgın, yorgun yatağında. “İyi bak kendine,” diyen mecalsiz sesi kulağımda, kollarımda verdi son nefesini. Karadeniz’in bir yamacında ıslak toprağın bağrına sakladık onu, ölümüne yakışmayan bir bahar günü. Kemal “Vakitlice gel,” demişti. Gelmiştir vakti diyerek tuttum yolunu Kuleli’nin. İsa’nın çarmıhından kalan kıymıkların saklandığı Surp Kevork’un önünden geçtim, kaldırımlarda kendimden kalan parçalara basıp geçtiğimi bilerek. Tepemde Arnavut kaldırımlarından ışıl ışıl yansıyan dopdolu ay, ellerim ceplerimde taşıdım, taşıdığı yükten yorgun eğilmiş bedenimi Kuleli’ye. Dükkânın önüne atılmış masada iki kişi oturuyordu. Saçı ağarmışın sırtı bana dönüktü, dirseklerini masaya dayamıştı, omuzları tıpkı benimkiler gibi düşük. Diğeri; yüzü bana dönük, henüz beni görmemiş Kemal’di. Bu güzel yaz akşamında diğer masalar boştu. Sokağın karanlığından meydanın ayla yıkanmış aydınlığına çıktığımda Kemal yerinden doğruldu iri cüssesiyle “Eşref’in vakti bize anca denk geldi,” diyerek iki kolunu açarak bana doğru ilerledi. Orta yerde karşılaşıp sarıldık yorgun cüsselerimize inat kuvvetlice. Omzunun üstünden masadakinin de ayaklanıp bizden taraf döndüğünü gördüğümde içim cız etti. Necmi’ydi. Kol kola ilerledik masaya. “Hoş geldin,” dedi Necmi, ellerimiz birbirini sıkıca kavradı, bırakmadı. “Leman ölünce burası dar geldi, köyüme sığınıp duruyorum. Uzak yer, anca gelebildim. Hatır koyma. Başımız sağ olsun, Vasfiye ana benimde anamdı,” dedi. “Başımız sağ olsun,” dedim elim elinde. “Haydi dikilip durmayın, ihtiyarlar.” Kemal’in şen şakrak sesiyle geldik kendimize. Ellerimizi ayırdık, oturduk karşılıklı. “Mekân bizim bu gece,” dedi Kemal, Ato bize rezerve. Ato içeriden eli kolu dolu geldi, yüzünde saklamaya çalıştığı neşeyle baş sağlığı dileyip oturdu dikdörtgen masaya. Rakıları doldurdu. Masa kalamar, karides, türlü yeşillik, baş köşeyi süsleyen ahtapot salatasıyla karnaval kıvamındaydı bize rağmen. “Özlemişim be Eşref,” dedi Ato. “Hoş geldiniz beyler,” dedi havaya kaldırdığı kadehi bir dikişte içti; dibini masaya vurdu, özleyip yoluna devam ettiklerinin hatırını sordu kendince; “Vasfiye ananın ruhuna gitsin,” dedi. Üç erkek, bir kadın ay ışığının aydınlığında demimizi almaya koyulduk, yad ederek gelmişi, geçmişi. Esriklik hali damarlarımıza yudum yudum yayılırken anamın adını andık durduk, kâh güle, kâh ağlaya. Her biri anamdan onlarda kalanları anlattı durdu kalkıp konan kadehlerle yarışarak. Necmi “Bana kardeş kaldı sanmıştım Vasfiye anadan, sırtını dönüp kaçtı oysa o,” deyince masa kuzey rüzgârı esmiş gibi dona kesti birden. “Ben sana sırtımı dönmedim,” diyebildim sadece. “Barış’la Elif’i everelim vakti geldiğinde,” dediğimde; “Olacak iş değil,” dedin ya, “Daha nasıl beni yok sayasın. Siyasetimiz, yolumuz ayrıydı ama ben seni kardeş bellemiştim. Benim, kardeşliğimizi taçlandırmanın bir yolu olarak gördüğüm evlilikten, bizden kıçına neft sürülmüşçesine, arkana bakmadan kaçtın gittin sen. Ne çok ağladı ardınızdan Elif. Dinmedi gözlerinde yaş. Gençlik dedim, unutur dedim. Unutmadı, unutturamadık. Dilinde türkü oldu Barış. Deli oldu kız. Anasından sonra hepten içine kapandı, buralara sığamaz olduk. Kaçtık.” Dilimiz dolanmaya başlamıştı, ay daha daha parlaktı. Derinden Ahmet Kaya’nın sesi çalınıyordu kulağımıza: Hesabım kalsın mahşere. Elimi yıkar giderim… Köpeklerimden, kuşumdan, yavrumdan cayar giderim. Masa altındaki kedi nafaka derdiyle ayağımıza dolanıyor. “İçim yanıyor Necmi,” dedim. “Kalsak hepimiz delirirdik,” diyebildim, sustum. “Deli olmaya ne meraklıymışsınız ya,” dedi Kemal. Sarhoştuk artık. Dil kemiksiz, frensiz dönüp dolanıyordu aynı minvalde. “Haydi dostluğa, kardeşliğe,” dedi diline mukayyet olma gereğini anasonun buğusuna terk etmişti Kemal, aymaz bile değildi kadehini kaldırdığında. “Ne dostluğu ne kardeşliği, beni bir başıma bırakıp gitti bu it,” deyiverdi Necmi. İt bendim. Bırakıp gitmiştim ona göre. “Elif benim kızım,” dedim. Gözüm masada, yılgın, suçlu sesimin en duyulmasını istemediğim halde söyledim bunu. Duydular. Herkes sustu. Dünya sustu. Sadece ay parlıyordu tepemizde. Necmi ayağa kalktı. Sandalyesini geri itti, devrildi tellerle birbirine çatılmış tahta, yığıldı boylu boyunca. Başım öne eğik, kulağımın duyduğu, gözümün ucuna takılanı hatırlıyorum o andan. Topuk tıkırtısını dinledim, parmaklarımın arasında sıkıca kavradığım kadeh, başım omuzlarımın arasında hapis. Gitti gitti gitti. Necmi tıkır tıkır, yavaş yavaş gitti. Tıkırtısı yavaşladı yavaşladı yavaşladı. Parmaklarım kadehe kenetli dinledim gidişini. Sustu gidişi. Duyulmaz oldu. Başım kalkmadı. Gözlerimi kapadım. Gittiği uzaktan duyarım diye tıkırtıyı. Duymadım. Son duyduğum şey otururken belinde kabartısını gördüğüm beylik tabancasından çıkan kurşunun patlayan vınlamasıydı.

Birkaç Kas Yırtığı