Bir Seri Avare

Bir Seri Avare Bir Seri Derbeder ve Bir Seri Flanör Zararsız serserileri seviyorum. Hiç boş günüm yok. Aylaklar hepsini dolduruyor. Edebiyatın aylakları ve usanmazları yığınla. Aylaklardan tellal çıkmaz, suskunluğun çavuşudurlar onlar. Bütün suçlamaları sindirirler içlerine de itiraz etmezler. Bir kez de olsa, “Vurun abalıya!” sözü çıkmaz mı ağızlarından? Çıkmaz. Ser ve sırdır onlar. Hatta dikbaşlılığına şapka çıkartılan, pederine ağır sözler sarf edecek kadar serseri tavırlar gösteren Nefi (Sa’âdet ile nedîm olalı peder hân’e/ Ne mercümek görür oldı gözüm ne tarhâne) övünmem dese de birden arif kesilir, söyledikleriyle çelişir: Ben öğünmem kadrim erbâb-ı dil ü dâniş bilir/ Ârifim düşmez bana lâf u güzâf-ı serserî (“Ben övünmem, benim gücümü ilim ve gönül erbabı bilir. Arifim, bana boş ve serserice sözler söylemek yakışmaz.) Serserlikten kaçan kaçana… Şehrin ruhunu okumaya çalışan ama kalabaklar yüzünden tedirgin olan serseriler, serseriliklerinden neden kaçarlar ki? Ağır ağır yol alırken yarı amaçlı yarı amaçsız, kalabalıklara renk katarlar. Su yüzeyinde, suya dahil olamamış yağ zerrecikleri… Ne olup bittiğine boş gözlerle bakan insancıklar… Paydos şiirindeki Cahit Sıtkı, “Cümle eş dost, şair, ressam, serseri”ye haber yollar ben kabuğuma çekildim diye. İstanbul’u serseriler için gözyaşı dökmeye davet eden İlhan Berk hatırşinastır: “İki gözü iki çeşmedir serseriler için İstanbul.” Ben nedense Kâmran S. Yüce’nin “Gölge”sine sığınmış serserisiyle sahne alır, oturup ağlarım: “Ben oyuncuyum/ Eski Yunan’dan beri/ Şimdi adım değişti biraz/ Serseri.” Belki yanlış yapıyorum, inat ediyorum yanlışımda. Cansever gibi gurur duymalıyım bu aylaklığımla: “Kalbim, serseriliğim benim...” Özkan Mert’te de soyadına yaraşır bir tavır: “Ama tuzlu serseriliğim benim, eksik olmasın.” Her serseride derbederliğin madalyası vardır ki onur duyarlar. Baudelaire o madalyayı “Hüzün ve Serseri”sinde parlatır. Zavallı Bihruz, yoruldu ama yoğrulmadı! R. Mahmut Ekrem’in “Araba Sevdası”yla yanıp tutuşan Bihruz’unu nasıl fotoğraflamam gerekir? Kimdir Bihruz? Aşktan başka bir emeli olmayan avare, bir derbeder (Derbederlik derin meslektir.), düşüncesini başka dillerle süslemeye çalışan bir uçuk kaçık mı? Ruhunda flanörlere özgü izlemek ve gözlemek olmayan. Hep pürtelaş… Şehrin seyran edilecek yerlerinde (Çamlıca) atarabasında koşturmakta… Oysa flanörler yarım adımla seyran ederler kentin anacaddelerinde. Şehrin ruhunu okumaktır amaçları. Sıcak renklerin içinde soğuk bir renktirler. Kim bilir Baudelaire’in kesin çizgilerle tanımladığı ve açıkladığı “bohem”dirler, “dandy”dirler; “Bohem; coşkulu, asi, hayalperest, kayıtsız, açık yürekli, sıcak... Dandy tam aksi: Mağrur, katı, mesafeli, hesaplı-kitaplı; kılığı kıyafeti kadar hali tavrı da ölçülü biçili.” Biz mutluluktan uçtuğunda vaktin nasıl geçtiğinden habersiz Bihruz’u Champs-Élysées’deki Toulouse-Lautrec tablolarında değil Çamlıca’da buluruz: “Bihruz Bey her nereye gitse, her nerede bulunsa amacı görünmekle beraber görmek değil, yalnız görünmekti.” Herkese doydum, Sait Faik’e doymadım. Anday’ın Aylaklar’ından biriydim. Açlığım, susuzluğumdur benim. Leman Hanım ve Şükrü Paşa olmasaydı kovandaki bunca arı nasıl beslenecekti? Hepsi bir deri bir kemik mirasyedi. İşsiz güçsüz, hepsi avare, hepsi bohem… Ancak flanörlüklerinden kuşkum var. Sanki Campenella’nın suçladığı aylaklar: “Ayıbın ve ahlaksızlığın okulundan çıkar gibi bu aylaklık ve tembellikten devleti çürümeye ve yozlaşmaya sürükleyen tefessüh etmiş özneler ve kötü insanlar sürüsü türeyip durmaktadır.” Hatta Emile Zola’nın Germinal’de suçladığı, Charles Dickens’da mevzilenip aylaklık ederken çürüyenler… Ey okur, beni tanımazsın. Ben Aylaklar’daki Galip Bey’im. Şükrü Paşa’dan sonra mülk devredici… Ben öldüm, Muammer’i bıraktım ardımda. Siz de oraya gidin, hepinize yetecek kadar oda var. Davet ederseniz Sait Faik de uğrar belki. Sen ey Lüzumsuz Adam! Senin serseriliğini seviyorum: “Hele eski tanıdıkları hiç görmek istemiyorum. Ara sıra mahallede onlardan birine rastlıyorum: -Vay! Sen buralarda, ha? Boynumu büküp “Ne yapayım?” der gibi bakıyorum. -Kim bilir ne dalgan vardır, diyorlar. Sonra: -Ulan! Serserilikten vazgeçmedin gitti. Şairlerin serserisi makbuldür. Gelin isterseniz şu aylaklara, serserilere, derbederlere edeplice sözler edip “flâneur” diyelim, kötü niyet taşımadığımızı herkes anlasın. Alkoliği, kabadayısı, kumarbazı bir köşeye siner, ama aylağı kalabalıklarda cirit atar. Ben flânör takılıyorum diyenler mürekkep yalamıştır. Bir şövalyenin oğlu olarak dünyaya gelen Oscar Wilde onlardan biri: “Kendimi uzun süreli, anlamsız, tensel gevşeklik nöbetlerine kaptırdım. Bir flâneur [aylak], bir züppe, bir moda adamı olmaktan hoşlandım.” Bu sözü bir yana bırakalım, “Hepimiz bataklıktayız ama bazılarımız yıldızlara bakıyor!”a ne dersiniz? Bir dehanın ürünü değil mi? Wilde, ABD’ye adım attığında gümrük memurlarını şaşırtır. Birkaç parça eşyasının yer aldığı valizi gören görevli memurun, “Beyan edeceğiniz başka bir şeyiniz var mı?” sorusunu, “Deham dışında beyan edecek hiçbir şeyim yok!” diyerek yanıtlar. Bir başka flâneur/ aylak deha Baudelaire ruhumuzu fetheder: “Nasıl ki kuş havada, balık suda yaşarsa, o da kalabalıklarda varolur. Aşkı, işi, gücü kalabalıklardır. Kusursuz flâneur için, tutkulu gözlemci için, ahalinin tam orta yerini, hareketin gel-git noktasını, gelip geçici ile sonsuzun arasını mesken tutmak müthiş bir keyiftir.” Bir de hakiki serserilerden bahsedelim, boylarının ölçüsünü alsınlar. Bana İbrahim Alaaddin Gövsa'nın karikatürünü çiz deseler Ahmet Haşim'inkini gösteririm ki Gövsa başının gövdesinden büyük olduğunun farkında bile değildir. Saçlı sakallı Victor Hugo'yu görseydiniz sokak değiştirirdiniz. Honore de Balzac yüzünden çocuklarını eve hapseden anneler İstanbul nüfusu kadardır. Yahya de Kemal'i (ah benim güzel Maupassant'ımın annesi de “de”süz -Fransızca yalamayanlar soyluluk ifadesi de'yi dö diye okusunlar lütfen- koca almam diye tutturur.) Balzac'la kantara çıkarmak en doğrusu. Sorun baş-gövde sorunu değil, bunların ruhta yarattığı psikolojik travma. Ah o ifrit başının (Bî-haber gövdeme gelmiş, konmuş/ Müteheyyic, mütekallis bir baş) gövdesinden büyük olmasını bir türlü içine sindiremeyen Haşim'den duyardım ki o da aynalardan utanır olmuş ve kabuğuna çekilmiş, şiirlerinin mahzeninde nasıl gördüyse güneşi bir “ser-i maktu”ya (kesik baş) benzetmiş. Vazgeçemediği dolmayı ve dostları (hepi topu birkaç kişiydi) istemez olmuş. Hayatla arasındaki kordonu tek makas darbesiyle kesmiş. Bütün içsel sorunlarını oğlu Maupassant'a yıkan annesi oğlunun, her şeye imrendim ve hiçbir şeyden haz almadım, dediğini duysaydı bir kez daha kahrolurdu. Flaubert, kuzeninin "anhedoni"ye yakalandığını, hemen hastaneye yatırılması gerektiğini anlar ama geç kalır. Kendi lisanınca söylersem “ennui”, benim lisanımca bir hevessizlik, bir can sıkıntısı, bir keyifsizlik hali... Devlerin dansı burada biter. Aşklarını ve izdivaçlarını başka bir günde anlatırız. Haşimce uyarı: “Aşk muvakkat (geçici), izdivaç daimi.” Tercih sizin.

Bir Seri Avare