Bin Bir Kapı Ardında

Gece ile gündüz arasındaki ince bir ışık çizgisi gibiydi günlerin akışı. Gün doğumu gün batımı fark etmeksizin uzun koridorlarda yanan hep o beyaz ışık. Beyaz önlükler, beyaz maskeler, beyaz kamuflajlar, beyaz… Her gün takılı o beyaz bandalar altında nicedir saçlarının uzadığını fark etmemişti. Uzun saçları daha da uzamıştı. Tiz bir şarkının bitişi gibi uzun ve titrek bu saçları hızla topladı ve uykusuz gözlerini soğuk suyla yıkadı. Şimdi bembeyaz yastık ve yorgan arasına girip uzun uzun uyumak vardı diye geçirdi içinden, derin bir nefes aldı ellerini birbirine bağlayıp parmaklarını kütletti, bu ses onu kendine getirdi. Penceresiz odasından mevsimlerin değiştiğini göremiyordu. Bir bahar sabahı başlayan nöbeti bir kış gecesine kadar devam etti. Evet, şimdi serapa her şey beyaza bürünmüştü. Rutin kontroller için oda oda dolaşmaya başladı. Yahut hikâye hikâye adlarını bilmeden adını bildirmeden… Büyük ve kalabalık bir hastanenin uğultusu içinde sessiz bir alandı yoğun bakım. Ya ayak sesleri ya da kalp atışları duyulurdu. Birkaç cihazın sesi bu sessizliğe ritmi ile eşlik ediyordu. Beyaz bir kapıyı araladı, içeride gözlerini kendisine çevirmiş yorgun bir o kadar umutlu bir genç yatıyordu. Salgın hastalık başladığından beri kaç genç yatmıştı bu yatakta, kaç genç karlı ve sert bir kış günü kış uykusuna dalar gibi başını beyaz yastığa bırakmış, hangi rüyalara dalmıştı. Frank Kunert'in "Kış uykusu" adlı çalışmasını anımsadı. O resmin içine elinde fenerle yolculuğa çıkan bir çocuk yerleştirdi ve gülümsedi. Ah şu kurmaca, diye iç geçirdi. Her hasta ile kurulan ilişki farkını zaman ilerledikçe daha çok hissediyordu. Mekânın değişmediği hatta hastalık durumlarının, hastaya bağlanan kabloların, yatağın, yastığın cihazların yerlerinin farklılaşmadığı küçük bir odada farklılaşan nefes idi. Hatta o bile eşit aralıklarla aynılık gösteriyordu. Farklı olan insan mekânı idi. Bünyesinde barındırdığı ne varsa dışa vuruyor, küçücük bir odanın içinde büyüyor ve mekâna şekil veriyordu. Ağırlaşan bir hava, hafifleyen bir havaya dönüşüyorsa bu görülmeyen fakat hissedilen bir şeye ait idi. Bin bir beyaz kapı ardında her biri ayrı rengin tonunda bir resim vardı. Hangi rengi zamanın hangi aralığında almıştı, bilinmez. Ona iyi gelen hikâyeler içindeki bu farklılıktı. Bu hikâyeler arasında kendi konumu neredeydi? Hangi resme bir renk olacaktı ve dahi o resme uzaktan çözülemeyen problemler gibi bakan birinin bakması gibi uzak ve anlamsız mı kalacaktı? Uzamış kıvırcık saçlı, küçük ve çekik olmasına karşın parlak gözlü genç ile sohbet etmeye başladı. Daha yirmi bir yaşındaki bu gence kırk bir yaşından durum bildiriyor, molalarda okuduğu gazetelerden havadis veriyordu. Merak etme seninle benim aramda pek fark yok, ikimiz de gün ve gece farkını pek ayırt edemiyoruz. Sadece ben başhemşirenin o şahane mimiklerine şahit oluyorum o kadar, diyerek gülmeye yakın gülümsedi. Bu kısa görüşmeler zincirine başka bir beyaz kapıyı aralayarak devam etti. Yan yana yatan iki yaşlı hastanın odası idi burası. Öz bakımını yapamayan hasta ve yaşlı adamın bakımını, gazetelerdeki aynı havadisleri ilk kez anlatıyormuş gibi anlatarak durumun ehemmiyetini hissettirmeden yeni doğmuş bir çocuğun bakımı yapar gibi yaptı. Siyasetten, ikinci sayfa haberlerden ve spordan bahsetti. Okuduğu kitapları ise herkese anlatmazdı. Zaten anlatılan ne varsa alıcısına göre değişiyordu. Diğer yataktaki hasta onu yanına çağırdı. Eğil kızım dedi, yorgun bir sesle adını sordu. Şaşkınlığını uzunca süre çıkarmadığı maskesinden gizleyemedi. Selma dedi usulca. Yutkunarak cevap verdi yaşlı adam: Cennetliksin biliyorsun değil mi? Selma bu defa ağlamaya yakın gülümsemesiyle kontrollerini yapıp kapadı bu beyaz kapıyı. Ve bir diğerine…

Bin Bir Kapı Ardında